Yolculuk kararını aldığımda Edirne sadece içinde eski bir dostumun bulunduğu, zamanında tarihe tanıklık etmiş, başkent falan olmuş bir şehir olarak aklımdaydı. Bir de trakyada oluşu dolayısıyla insanları ve kendilerine has şiveleri vardı hafızamda. 3 haftadır çalıştığım yerde de sürekli çevremde olan 2 kişinin ikisinin de trakyalı olması ister istemez benim şiyveme de etki etmişti. Üstelik çalıştığım konu ise birebir Avrupa bölgesi üzerineydi. Çeşitli yerleşim yerlerinin isimlerini ilk defa duyuyor ve listeler arasında onlarla ilgili işlemler yapıyordum. Bütün bu sebepler yan yanayken benim de Edirne'ye gitmem kaçınılmaz oldu. Şans eseri şirketteki o Trakya'lı 2 kişiden birisi olan Adil Abi'nin de her haftasonu rutin Edirne'ye gidiş geliş zamanlarına denk geldim. Konforlu bir gidiş ve dönüş yolculuğunda yol arkadaşım da hazırdı.
Güneş batarken Edirne'ye yolculuğa başladık. İki saat boyunca güneş bizi buyur etmek istercesine sanki bir nöbeti devreder bir edayla şehri terkediş ziyafetini bize sundu. Bu sırada gözlerimizin kamaşmasından şikayet etmedik tabii. İki buçuk saatlik fonda güneşin batışı ezgisi ve bol sohbetle bezenmiş bir yolculuğun sonuna yaklaşırken Edirne il sınırından geçtik ve dümdüz uzanan İstanbul - Edirne yolu üzerinde şehrin tarih kokan sokaklarından geçmeye başladık. Tam karşıda iki tane minaresiyle bir silüet şeklinde uzanan Selimiye Camii duruyordu. Edirne şehrine giriş yolundaki bu iki minare aslında tam arkasındaki iki minareyi örtecek şekilde yerleştirilmişti oraya. "Ustalık eserim" diyerek camiyi inşa eden Mimar Sinan öyle bir ayar çekmiş ki şehre Türkiye'den girerken iki minare Bulgaristan ve Yunanistan'dan girerkense her açıdan dört minare görünecek şekilde camiyi şehrin göbeğine oturtmuş.
Adım başı tarihi bir camiye rastlıyorsunuz, antika camiler şehri desek yeridir Edirne için. Eskiden 100'den fazla cami varmış ama daha sonra çoğu patlatılarak yıkılmış. Sebebi hakkında detaylı bilgiye sahip değilim.
II. Beyazıd Külliye'si bir gün sonraki ziyaret yerimizdi. Şu anda müze olarak sergilenen külliye yaklaşık 600 senedir ayakta duruyor. İki defa da en iyi canlandırma ödülü almış bir müze kendileri. Gidilip görülmeden dönülmemesi gereken yerlerden birisi. Darüşifa denilen, şimdiki zamanın hastanesi olarak kullanılan bir yer vardı içeride. Tıp biliminin Osmanlı'da ne kadar gelişmiş olduğunu, medeniyetin o zamanlardan kalan yarısı deformasyona uğramış bir miras olduğunu orayı gezdiğinizde daha iyi anlıyorsunuz. O zamanlarda "medeni" toplumlar hastaları özellikle de ruh hastalarını öldürürken orada müzikle ve daha nice aklımıza gelmeyecek yöntemler kullanılarak iyileştirmek, yaşatmak için çaba sarfediliyor olması bu topraklarda zamanında insan ne kadar değer verildiğinin en bariz kanıtlarından birisi.
Ayşekadın'dan birer bisiklet kiralayıp onlarla Şükrü Paşa'ya tırmanmak, Çamlık Bahçesinde içilen nargile, geceleri Altunhan Parkı'nda Selimiye'nin minarelerinin tepesinde dolaşan martılar eşliğinde içilen limonata, altından Meriç akarken Emirgan Çay Bahçesi'nde gün batışını izlemek... Sağda solda düğünler dernekler olurken yöresel ezgilerin hafızamda bıraktığı derin izler... Özellikle de sabah sucak süt ile birlikte yenen börekleri... İşte Edirne benim için bunlardan ibaret. Emekli olunduğunda yaşanabilecek yerler diye tabir ettikleri yerler sınıfına ön sıralardan aday.
Ama tabii ki şimdi ve önce; her şeyden önce İstanbul... Şu aralar beni arayan Kuzguncuk'ta buluyor. Salacak'ta buluyor. Bu günceye de ilk Kuzguncuk gezimi anlatarak başlamıştım. Devamı da gelecek gibi gözüküyor...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)