Zaman

Zaman deyince aklma bir hikaye esti. Bu hikayeyi çocukluğumda bir yerde okumuştum ama nerede olduğunu hatırlamıyorum. Sanırım Tavuk Suyuna Çorba seriisindeydi. Ya da Bütün Dünya dergisinden. Neyse.. Sadede geleyim, hatırladığım kadarıyla yazmaya çalışayım.

Bir çocuk babasını çok severmiş fakat babası ona pek vakit ayıramazmış. Gitsen baksan babası gerçekten yoğun bir adammış. İşten geç geliyor, geldiğinde de yorgun oluyor, kimseyle ilgilenmek istemiyormuş. Çocuğu dahil. Çocuk bu durumdan epey rahatsız ve muzdaripmiş. Babasının onunla ilgilenmesini, ona zaman ayırmasını istiyormuş. Bu dileğini de sürekli dile getirirmiş. 


Bir gün çocuk babasına sormuş. 
- Baba sen ne kadar para kazanıyorsun?
- Ayda 3000 lira yavrum.
- Yani günde 100 lira?
- Evet yavrum. 
- Peki bu saatte kaç lira eder?
- yaklaşık 40 lira civarı..
- hmm...


Aradan bir - iki ay geçmiş. Baba aynı yoğunluğun içinde, çocuk yakalamış babasını. Demiş ki 
- Hani baba sana bir ay önce sormuştum ya, saatte 40 lira kazanıyordun. Harçlıklarımı biriktirdim, 40 lira toparladım. Bana bir saatini ayırabilir misin?


Ehh çocuk aklı işte!

Nedir bu normal?

Erken başlayan uzun bir günün ardından eve dönüş yolundayım, trafik var. Biraz da keyifsizim... Altunizade'den metrobüse bindim. Orta kapıdan binmiştim ama ön taraflardan bir ses duydum. 

- OOo buyurun, hoş geldiniz! Arkadaşlar, hepinize iyi yolculuklar diliyorum.

Biraz garip geldi tabii. Normalde metrobüste böyle manzaralarla pek karşılaşmıyorum. Yolculardan birisi yanındakilere söylüyordur diye tahmin ettim ve kendime basacak ve tutunacak bir yer bulduktan sonra yolculuğumun keyfini çıkarmaya koyuldum. (köprüden geçerken hep boğazı seyretmeyi ve güzel müzikler dinlemeyi çok severim.) Müzikçalarımı çıkarttım ama etrafımda dönen olayları merak ettiğimden müzik dinleyemedim. Arkamda birkaç genç aralarında fıkra anlatıp gülüşüyorlardı. Derken bir sonraki durağa geldik ve yine önlerden aynı ses:

- Hoş geldiniz arkadaşlar. Buyurun lütfen. Hepinize iyi seyahatler diliyorum.

Bu sefer söyleyenin kim olduğunu kaçırmayayım diye dikkatlice baktım ama yine de göremedim. "Herhalde birisi iyi gününde" diye düşündüm. Zincirlikuyu metrobüsün son durağıydı. Oraya kadar gelince tekrar aynı sesi duydum. 

- Arkadaşlar Zincirlikuyu son durağımızdır. Hepinize iyi günler diliyorum. Hoşçakalın, esen kalın. İyi akşamlar.

Metrobüste gülüşmeler oldu. Yanımdaki yolcular aralarında "adam delirdi herhalde" diye fısıldaşıyorlardı. Bense çok şaşkındım ve sadece gülümseyebildim.

İnsanların birbirine zaman zaman 10 santimetreden daha yakın, dakikalarca yolculuk yaptığı otobüslerde, metrolarda hiç kimsenin birbirine gülümsemeyişi, kimsenin kimseye selam vermeyişi, iletişim kurmaktan kaçmak isteyişi sanki çok normalmiş gibi...

Bütün bunları yaşadıktan sonra tüm yolculara beni keyiflendirdikleri için teşekkür etmek ve gidip otobüs şoförünün elini sıkmak istedim. Ama yapmadım. Neden mi? Bilmiyorum. Belki normal olduğumdandır...

Uygarlık Tarihi'nden Notlar

Uygarlık Tarihi'nden notlar

Esaret

Eski çağlarda "esir" çok önemli bir varlıkmış. Esir sahibi için o kendisinin en değerli varlıklarından birisiymiş. Tabir-i caizse (ki değil, biliyorum) en önemli "malıymış". Her istediğini anlayan, yapan bir makina. Şimdilerde bir insan arabasına nasıl değer veriyor, çizildiği zaman bile hemen yaptırıyorsa o zamanlar esir bundan daha da değerliymiş. Nice paralar dökülerek esirler (insanlar!) alınıp satılırmış. Aynı zamanda da bir gösteriş aracıymış. Ehh o zamanlar da esir sahipleri kölelerinin hastalanmasını, güçten düşmesini, zayıflamasını istemezmiş ve onlara gerekli ilgiyi gösterir, onları çok severmiş...

İşin enteresan tarafı, esirler için de esaret normal bir şeymiş. Sahibi! ona ne derse yapmaktan, ona hizmet etmekten, getirmekten, götürmekten, ezilmekten.. zevk alırmış. Çünkü sahibini tanrı gibi görürlermiş. Beyinleri öyle bir yıkanmış ki sahibi öl dese ölecek kadar düşünemeyecek haldelermiş. Böyle hissetmelerinin sebebini ise toplumbilimciler toplumun kişilere ve kesimlere yüklediği görevlerin karşıkonulamaz baskısı olarak nitelendiriyorlar.

Düşündüm de o esaret ile günümüz kapitalist sistemin esareti arasında çok uçurumlar yok. Gel zaman git zaman esaret kaybolmamış ama sadece şekil değiştirmiş. Yine toplumun bazı kesimlere yüklediği görevlerden dolayı birilerine esir düşenler var, hem de esaretinin farkında olmadan, severek yapanlar. Gençler, kadınlar, yer yer etnik azınlıklar hatta genellikle çoğunluklar azınlıkların esaretinde..! Bunun en benzer örneğini ise ben iş piyasasında görüyorum. Patronlar ne derse yapacak kadar muhtacız onlara. Çünkü bize para yani yemek veren onlar. Onların büyük şirketlerine girebilmek için onların istediği insanlar şekline bürünüyoruz. Girdikten sonra da yer yer kendimizden ödün veriyoruz.

Bunu biraz mübalağa sanatını kullanarak en iyi özetleyecek olan video sanırım şudur:

İstihdam (el Empleo)


Osho'nun bir kitabında birkaç mısra okumuştum, yazımı onunla bitirmek istiyorum. Diyor ki: "Gözler bir penceredir. Sen onların içinden bakmazsan onlar göremezler. Bir pencere nasıl görebilir? Senin pencere kenarında durman gerekir. Ancak o zaman görebilirsin."

Dipnot: Bu yazı Y.Doç.Dr. Lütfi Yazıcıoğlu'nun Uygarlık Tarihi dersinden ilham alınarak yazılmıştır.