19 Ocak'ta ne olmuştu?

Başlığa bakınca Hrant Dink ile ilgili bir yazı olacağını düşünebilirsiniz. Ama bu 19 Ocak'ta benim başıma gelenler biraz daha farklı. Onlardan bahsedeceğim.

Sağ kulağımda beliren bir tıkanıklık ile başlayan rahatsızlığım daha sonra sağ kulağımda ses kaybı ve hissettirdiği basınç farkı ile dengemin tamamen bozulmasına yol açtı. Daha önce de olmuştu, dayanamadığım -ve uyuyamadığım- için sabahın köründe nöbetçi eczaneyi bulup durumu anlatmıştım. Gliserin verdi ve kulağıma damlattıktan sonra bir günde iyileştim. Araştırdım, gördüm ki gliserin su kaçmalarında etkili bir temizleyici yöntemmiş.


Velhasıl-ı kelam, aynı sorunla tekrar karşılaştığımda da aklıma gliserin geldi. Onunla da geçiremeyince doktora gitme ihtiyacı hissettim. Zaten ne zamandır doktora gitmemiştim. (Meğer bu seferki orta kulak enfeksiyonuymuş.) Hem okulda proje hocamla görüşmek için hem de okulun medikosuna bakınmak için öğleden sonra yola çıktım. Öncelikle okulun karşısındaki sağlık ocağına girdim. KBB'de bütün numaralar doluymuş. (Numaraların dolu olması ne demek onu hala düşünüyorum.)

Sonra okula geçtim ve hemen medikoya gittim. Doktorların olmadığını ama acil bir şeyim varsa bakabileceklerini söylediler. İşin aslını orada biraz daha soruşturduğumda öğrendim ki o gün (19.01.10) Türkiye'nin gündemini kaplayan bir doktor eylemi varmış. (Numaraların dolu olma olayını bir nebze anlar oldum.) Doktorlar hükümetin Tam Gün Yasa Tasarısını protesto ediyorlarmış. Final haftasında olunca (üstüne bir de TV izlemediğimizi eklersek) gündemden biraz kopuk yaşadığımız bir dönemde bizim de bundan haberimiz olmamış. Buraya kadar yeterince ilginç gelmemiş olabilir tabii; bana ilginç gelen yanı: yılda bir tekrar eden hastalığımın yılın doktorların eylemde olduğu gününe rastlamış olması ve bununla birlikte gelen zincirleme olaylar.

Bu alelade başarısız girişimlerimle dolu günden çıkardıklarım neler peki? Bakalım:


Medikoya gittiğimde acil bir durumum varsa orada 'nöbetçi' doktor bulunduğu ve istersem tedavi olabileceğim gerçeği... Yani aslında doktorlar tam gün yasası ile ilgili eylem yaparken bile 'tam' katılımlı bir eylem gerçekleştiremiyorlar. Bazı meslektaşları orada haklarını savunurken bazıları ise görevini yapmaya devam ediyor ki kendi sosyal haklarını savunurken insanın en temel sosyal haklarından birisi olan sağlık gibi bir konuda halk mağdur olmasın. Bunu yaparken aslında işin ciddiyetini de bir nebze göstermiş oluyorlar. Demek istiyorlar ki: "hakkımızı savunmak için mesleğimizi bir günlüğüne bile bırakamayacak kadar hassas bir iş yapıyoruz. Bizi duyun!"

Ülkenin gündeminden (basın yayından bahsetmiyorum, yaşananlardan bahsediyorum) haberdar olabilmek için sorunun bizzat içinde yer almak gerekiyormuş. Şöyle ki: bu final dönemi yoğunluğunun içinde eğer rahatsızlanmış olmasaydım bu eylemden haberim olmayacaktı. ..ki yaşadıklarım sadece bu olayın gerçekleştiği durumunu öğrenmemle sınırlı değil. Okuldan çıkınca her zaman tercih ettiğim yolu değil de Taksim üzerinden gitmeyi tercih ettim. Çünkü hastaydım ve Taksim üzerinden gidersem Metrobüsten sonraki on dakikalık yürüme mesafesinde üşümekten kurtulacaktım. Taksimden Mecidiyeköy'e yaklaşık bir buçuk saatte geldim. Çünkü rahatsızlığım sadece bu olayı öğrenmemi sağlamakla kalmadı, beni bir şekilde aldı ve eylemin ortasına attı. Eylem taksimdeydi. Taksimde bir eylem daha vardı, o da Hrant Dink'in öldürülmesinin 3. yılı dolayısıyla Agos gazetesinin önünde gerçekleştirilen eylemdi.

Otobüsteki genç kızın sara nöbeti geçirmiş olmasını ve kimsenin müdahale edememesini de eklemiyorum bile...

"Hükümetin sağlık çalışanlarına kulak tıkadığı" haberini böylesine yaşayarak öğrenmiş olmam bana ciddi dersler verdi. Ben hala rahatsızlığımdan kurtulamadım ancak bugün medikoya bakındım ve ilacımı aldım. Umarım doktorlar ve Hrant Dink eylemcileri de seslerini duyurmak için yaptıkları eylemle birilerinin kulağına su kaçırabilir. Çünkü öğrendim ki kulağa kaçan su bir süre sonra sıkıntı yaratıyor, ve insanı çözüm aramaya iten en güçlü motivasyon da bu sıkıntı oluyor.

Eski Dostlar


Hani bazı eşyalarınızı saklarsınız ve yıllar sonra bir sandığın içinde bir başka eşyanızı ararken ona rastlarsınız ya, işte o anda aslında o yıllar öncesinde unuttuğunuz eşyanın ne kadar değerli bir şey olduğunu anlarsınız. Kendinize sorarsınız "neden bu kadar zamandır ben bunu hiç gün yüzüne çıkarmadım?" diye. Cevabını bulamazsınız. Belki başka şeylerle meşgul olmuşsunuzdur, gündeminizi kaplayan başka şeyler vardır. Belki de ona gerçekten hiç ihtiyaç duymamışsınızdır. Duysanız da aklınıza gelmemiştir, başka yollar aramışsınızdır.

Düşünürsünüz, kendinizle yüzleşirsiniz; o sizin için gerçekten değerliydi, hala da değerli. Onu yıllarca hatırlamamış olmanız onu artık değersiz bulduğunuz anlamına gelmemeli! Bunu istersiniz. Bazen öyledir fakat bazen öyle değildir.

Geçmiş her zaman bana ulaşılmaz gelmiştir, gelecek de öyle. Ulaşmaya çalışmanın da manası yoktur ya zaten anı yaşamasını seven bir insan için. O eşyayı bulduğunuz an geçmiş anılarınız gözünüzde canlanır. Bazen iyi, bazen kötü... Gözünüzde canlananlar yüzünüzü güldürüyorsa o anı tekrar yaşamayı, tekrar o zamanda olmayı istersiniz. Elinizdeki eşyanın üzerindeki tozların olmadığı zamanda...

Bazen tozlarını aldıktan sonra birden günlük yaşantınıza tekrar dahil oluverir, onun eski yerine artık başka şeyler gelmişse de eski günlerin hatırına yenilerinin yanında onu da kullanmaya çalışırsınız. Bazen de artık onun yerini başka şeyler tutuyordur.

Eski dostlar da öyle değil midir? İşte; Bazen öyledir fakat bazen öyle değildir...

Moda ve Kuzguncuk

Eğer İstanbul'a Anadolu'nun iç kesimlerinden bir şehirden geliyorsanız deniz ve manzarası her zaman sizin için lükstür. (Böyle genel bir ifade kullanabilmemdeki rahatlığımın sebebi benzer birçok yakın arkadaşımda bu düşüncemi teyit etmiş olmamdır.) Öyle ki denizi gördüğünüzde içinizde bir sevinç ve çocuksu heyecan kaçınılmaz olur ve hatta kendinizi o manzarayı görebilecek şekilde konumlandırmaya bile çalışırsınız.


Geçtiğimiz günlerde aradan çok zaman geçirmeksizin önce Moda'ya sonra da Kuzguncuk'a gitmemle birlikte bu "lüks" duyguları tekrar yaşama fırsatı buldum. Manzaralar karşısında ise resmen büyülendim.

Kuzguncuk Ekmek Teknesi, Hayat Bilgisi gibi çeşitli dizi filmlerinin de çekildiği mütevazi bir semt. Aynı zamanda sokaklarda dolaşırken evlerin güzelliğinden ve renklerinden dolayı nostaljik bir hava da yaşatıyor. Sahil kenarındaki bir semt olmasından dolayı sahil yolunda trafik epey yoğun. Ancak bu trafiğe sahilden yukarılara çıkan yollarda pek rastlamıyorsunuz. Aksine bir o kadar huzurlu ve sakin bir yer. İnsanları ise semtin tam ortasında bulunan bir serayı yıkıp yerine bina yapacaklarında bir araya gelip buna karşı çıkabilecek kadar duyarlı ve Karşı yakadan gelen Laila'nın sesinden rahatsızlık duyup şikayet edebilecek kadar cesur. Sokaklarda dolaşırken o güzel evlerin arasındaki otantik sanat evleri ve kafeler bir arkadaşınızla birlikte huzurlu vakitler geçirmeniz için ideal. Öğrendim ki Kuzguncuk adını da Fatih zamanında bu civara yerleşen bir veli olan Kuzgun Baba'dan almış.

Yukarıya çıkan sokakta biraz ilerlediğinizde solda bir dernek binasında oturduk. Dernek binası aynı zamanda mütevazi bir kafe olarak da işletiliyor. Derneğin adını merak ettiniz değil mi? Hemen açıklıyorum. Amiyane tabirle Vosvosçular Derneği. Tam adıyla ise, Volkswagen Kaplumbağa Otomobilciler Derneği (VKOD). Mükemmel bir sıcakkanlılık ve ilgiyle karşılandık. Birer çay eşliğinde sohbet ettik. Her gün değişik yemekler Cuma günleri akşamları ise dernek üyelerinin katılımıyla canlı müzik eşliğinde eğleniyorlarmış. Volkswagen'iniz olmasa bile arada sırada uğrayıp sohbet edip güzel vakit geçirebilmek için hoş bir mekan.


Moda ise gecenin 3'ü bile olsa metrobüse atlayıp gidebileceğim, eşsiz bir manzarası olan Kadıköy'ün yakınlarında bulunan bir sahil yolu. O yolun kenarında bulunan setüstündeki çay bahçelerinde kahvaltı yapmak veyahut geceleri aynı yol kenarındaki banklara oturup demlenmek mümkün. Yanınızda birkaç dostunuz da varsa değmesinler keyfinize. :)

Kuzguncuk olsun Moda olsun İstanbul gibi bir şehirde yaşadığınız onca karmaşayı, trafiği, yoğunluğu unutmak, bir nebze olsun nefes almak isteyenler için birebir mekanlar. Bu şehir o haberlerde hep olaylı, hep karışık gösterilişine inat edercesine size kendini sevdirecek, kendisine bağlayacak nadirane fırsatlar sunuyor. Tabii neler gördüğünüz neresinden, nasıl baktığınıza ve o anki psikolojiniz gibi bir çok değişkene bağlı olarak değişiyor; kimine lüks, kimine alışılmış, kimine ise boğucu...