Öyle bir arkadaş düşünün ki...
Hayatınıza bir şekilde giriyor. Girdiği andan itibaren ona bağlanıyorsunuz. Bağ gittikçe kuvvetleniyor, kuvvetleniyor, kuvvetleniyor...
Bu arkadaş hayatınıza girmişse onunla birçok ortak arkadaşınız oluyor. Bir yere mi gittiniz? O arkadaşınızı da yanınızda götürüyorsunuz. Onunla beraber kapı önüne hava almaya çıkıyorsunuz. Bir de bakıyorsunuz ki arkadaşınızı tanıyan üç beş kişi daha var. Hemen tanıştırıveriyor sizi onlarla. Kaynaştırıveriyor.
Arkadaşınızın yokluğuna dayanamıyorsunuz. Öyle popüler biri ki, kalabalık bir yere gittiğinizde onun arkadaş çevresinden birilerine rastlayabiliyorsunuz. Hatta yanına gidip onu sorabiliyorsunuz çekinmeden.
Varlığı her zaman sizi rahatlatıyor. Olmadığı dakikalar çoğaldıkça ise her geçen dakika size çile gibi geliyor. Ah bir yanınızda olsa da rahatlayabilseniz. Ve öyle biri ki hem siz keyiflendiğinizde hem de kederlendiğinizde arıyorsunuz onu yanınızda. Çoğu zaman da buluyorsunuz. Yok böyle biri! Keyfinize keyif kattığını düşünüyorsunuz onun. Kederinizi ise hafiflettiğini belki de...
Ancak çevrenizde bu arkadaşınızı hiç sevmeyenler de var. Hiç tanışmamış olanlar da var, tanışıp bir daha buluşmamak üzere kendisine söz vererek ayrılmış olanlar da. Hatta bu sözü vermiş olup da dayanamayıp tekrar sıkı dost olanlar var.
Sevmeyenler... Onlar kesinlikle aynı ortamda bulunmak istemiyorlar. Ancak siz her gittiğiniz yere onu da götürmek zorunda hissettiğinizden onu sevmeyen başka arkadaşlarınız orada olsa da bunu umursamayabiliyorsunuz. İşte böyle biri...
Bu arkadaş hakkında bahsettiğim vasıflara sahip bir insanla henüz tanışmadım. Zaten bu bahsettiğim de insan değil. Bahsi geçen arkadaş sigara! Bahsettiğim bağ öyle bir bağ ki bu bağlılığı bir insana duyuyorsanız onun adına aşk diyebilirsiniz. Çoğu zaman aşkı bulmak kolay değil. Bulamadın ve kederlendin mi? Ya da buldun ve keyiflendin mi? Tamam o zaman, dostun yanında!
Aşık olduğun bir insan kadar olamasa da sigara da insana kendini yalnız hissettirmiyor belki. Belki beyni uyuşturup düşünmeyi kısırlaştırdığı için mantıkla baktığında gördüklerini kaldıramayacak olanlar bu yükü azaltmak için kullanıyorlar. Belki sosyalleştiriyor, evet. Sigara kardeşliği diye bir şey var. Alış-verişini yapıyor olmak bile bir nevi yardımlaşma. Güzel bir şey mi acaba?
Olabilir mi? Sigara kendi zayıflığını, eksikliğini kendine yediremediğinde bunu kendinden gizleme, düşünmeyi erteleme aracı. Sigara, yemek sonralarında o olmadan edilemeyecek muhabbetleri, dolduramayacak zamanları boşa geçirme zımbırtısı. Sigara, ergen yaşlarda bilinçaltına işlenen bastırılmış duyguların dışavurumu. Sigara -bulunduğu yaşı yaşamakla sıkıntısı olanlar için- insanı olduğundan daha olgun gösteren bir sihirli değnek.
Zarar verdiğini bile bile kullanıyorsa bir insan sigarayı, çok temel bir çıkarımla kendisiyle barışık olmayanların sevgilisi bu sigara. Dolayısıyla bir insan sigarayı bırakmak istiyorsa onunla ilgili sorunlarını bir kenara koymalı ve kendisiyle ilgili sorunlarını masaya dökmeli, onun suçu yok. Onları çözüp başarabilirse kendisiyle barışabilmeyi o zaman kendisine zarar verecek bir araca ihtiyaç duymayacak.
Sigara kullanmayanlar da sütten çıkmış ak kaşık değil elbette. Kendilerine başka bağımlılıklar buluyorlardır eminim. Eminim benim de var, kendime itiraf edemediğim, etsem de vazgeçemediğim bağımlılıklarım. Benim derdim bu bağımlılıkların başkalarına zarar verip vermediği konusu.
Zaten bu yazıyla amacım sigara kullananları aşağılamak da değil. Kendileri zaten farkındalar zayıflıklarının. Bir de ben söylesem ne yazar? Bi sigara yakarsın geçer. Bu zayıflıkları her an bırakabilme gücünü kendilerinde bulmaları sayesinde -kendilerinden- gizleyebiliyorlar.
Amacım kendime sigaradan ne kadar nefret ettiğimi, insanların bunun karşısında ne kadar çaresiz olduğunu hatırlatmak. Buna ihtiyaç duydum çünkü, çevremde iyi bildiğim, kullanmayacağını düşündüğüm kim varsa sigara kullanmaya başlamış. Resmen kendi arkadaş çevrem arasında azınlık kalmışım. Bir an şüpheye düştüm. Akli seviyesi normal bir insanın, bıraktım kendisine verdiği zararı sırf çevresindekilere zarar veriyor diye kendisini sorgulaması gerekirken, çoğu akli seviyesi normalden yüksek olduğunu düşündüğüm arkadaşım ısrarla kullanmaya devam ediyorsa bu meretin insanın akli seviyesiyle ilgili iniş çıkışlara neden olduğunu görmemek imkansız. İşte bunu tekrar kendime hatırlatmak istedim. Buraya da yazmış bulundum. Nefret kusuyor gibi görünsem de, emin olun nefretimden değil, sevgimden, sevdiğimden... Tabii ki sigarayı değil, kullananları...
Edirne
Yolculuk kararını aldığımda Edirne sadece içinde eski bir dostumun bulunduğu, zamanında tarihe tanıklık etmiş, başkent falan olmuş bir şehir olarak aklımdaydı. Bir de trakyada oluşu dolayısıyla insanları ve kendilerine has şiveleri vardı hafızamda. 3 haftadır çalıştığım yerde de sürekli çevremde olan 2 kişinin ikisinin de trakyalı olması ister istemez benim şiyveme de etki etmişti. Üstelik çalıştığım konu ise birebir Avrupa bölgesi üzerineydi. Çeşitli yerleşim yerlerinin isimlerini ilk defa duyuyor ve listeler arasında onlarla ilgili işlemler yapıyordum. Bütün bu sebepler yan yanayken benim de Edirne'ye gitmem kaçınılmaz oldu. Şans eseri şirketteki o Trakya'lı 2 kişiden birisi olan Adil Abi'nin de her haftasonu rutin Edirne'ye gidiş geliş zamanlarına denk geldim. Konforlu bir gidiş ve dönüş yolculuğunda yol arkadaşım da hazırdı.
Güneş batarken Edirne'ye yolculuğa başladık. İki saat boyunca güneş bizi buyur etmek istercesine sanki bir nöbeti devreder bir edayla şehri terkediş ziyafetini bize sundu. Bu sırada gözlerimizin kamaşmasından şikayet etmedik tabii. İki buçuk saatlik fonda güneşin batışı ezgisi ve bol sohbetle bezenmiş bir yolculuğun sonuna yaklaşırken Edirne il sınırından geçtik ve dümdüz uzanan İstanbul - Edirne yolu üzerinde şehrin tarih kokan sokaklarından geçmeye başladık. Tam karşıda iki tane minaresiyle bir silüet şeklinde uzanan Selimiye Camii duruyordu. Edirne şehrine giriş yolundaki bu iki minare aslında tam arkasındaki iki minareyi örtecek şekilde yerleştirilmişti oraya. "Ustalık eserim" diyerek camiyi inşa eden Mimar Sinan öyle bir ayar çekmiş ki şehre Türkiye'den girerken iki minare Bulgaristan ve Yunanistan'dan girerkense her açıdan dört minare görünecek şekilde camiyi şehrin göbeğine oturtmuş.
Adım başı tarihi bir camiye rastlıyorsunuz, antika camiler şehri desek yeridir Edirne için. Eskiden 100'den fazla cami varmış ama daha sonra çoğu patlatılarak yıkılmış. Sebebi hakkında detaylı bilgiye sahip değilim.
II. Beyazıd Külliye'si bir gün sonraki ziyaret yerimizdi. Şu anda müze olarak sergilenen külliye yaklaşık 600 senedir ayakta duruyor. İki defa da en iyi canlandırma ödülü almış bir müze kendileri. Gidilip görülmeden dönülmemesi gereken yerlerden birisi. Darüşifa denilen, şimdiki zamanın hastanesi olarak kullanılan bir yer vardı içeride. Tıp biliminin Osmanlı'da ne kadar gelişmiş olduğunu, medeniyetin o zamanlardan kalan yarısı deformasyona uğramış bir miras olduğunu orayı gezdiğinizde daha iyi anlıyorsunuz. O zamanlarda "medeni" toplumlar hastaları özellikle de ruh hastalarını öldürürken orada müzikle ve daha nice aklımıza gelmeyecek yöntemler kullanılarak iyileştirmek, yaşatmak için çaba sarfediliyor olması bu topraklarda zamanında insan ne kadar değer verildiğinin en bariz kanıtlarından birisi.
Ayşekadın'dan birer bisiklet kiralayıp onlarla Şükrü Paşa'ya tırmanmak, Çamlık Bahçesinde içilen nargile, geceleri Altunhan Parkı'nda Selimiye'nin minarelerinin tepesinde dolaşan martılar eşliğinde içilen limonata, altından Meriç akarken Emirgan Çay Bahçesi'nde gün batışını izlemek... Sağda solda düğünler dernekler olurken yöresel ezgilerin hafızamda bıraktığı derin izler... Özellikle de sabah sucak süt ile birlikte yenen börekleri... İşte Edirne benim için bunlardan ibaret. Emekli olunduğunda yaşanabilecek yerler diye tabir ettikleri yerler sınıfına ön sıralardan aday.
Ama tabii ki şimdi ve önce; her şeyden önce İstanbul... Şu aralar beni arayan Kuzguncuk'ta buluyor. Salacak'ta buluyor. Bu günceye de ilk Kuzguncuk gezimi anlatarak başlamıştım. Devamı da gelecek gibi gözüküyor...
Güneş batarken Edirne'ye yolculuğa başladık. İki saat boyunca güneş bizi buyur etmek istercesine sanki bir nöbeti devreder bir edayla şehri terkediş ziyafetini bize sundu. Bu sırada gözlerimizin kamaşmasından şikayet etmedik tabii. İki buçuk saatlik fonda güneşin batışı ezgisi ve bol sohbetle bezenmiş bir yolculuğun sonuna yaklaşırken Edirne il sınırından geçtik ve dümdüz uzanan İstanbul - Edirne yolu üzerinde şehrin tarih kokan sokaklarından geçmeye başladık. Tam karşıda iki tane minaresiyle bir silüet şeklinde uzanan Selimiye Camii duruyordu. Edirne şehrine giriş yolundaki bu iki minare aslında tam arkasındaki iki minareyi örtecek şekilde yerleştirilmişti oraya. "Ustalık eserim" diyerek camiyi inşa eden Mimar Sinan öyle bir ayar çekmiş ki şehre Türkiye'den girerken iki minare Bulgaristan ve Yunanistan'dan girerkense her açıdan dört minare görünecek şekilde camiyi şehrin göbeğine oturtmuş.
Adım başı tarihi bir camiye rastlıyorsunuz, antika camiler şehri desek yeridir Edirne için. Eskiden 100'den fazla cami varmış ama daha sonra çoğu patlatılarak yıkılmış. Sebebi hakkında detaylı bilgiye sahip değilim.
II. Beyazıd Külliye'si bir gün sonraki ziyaret yerimizdi. Şu anda müze olarak sergilenen külliye yaklaşık 600 senedir ayakta duruyor. İki defa da en iyi canlandırma ödülü almış bir müze kendileri. Gidilip görülmeden dönülmemesi gereken yerlerden birisi. Darüşifa denilen, şimdiki zamanın hastanesi olarak kullanılan bir yer vardı içeride. Tıp biliminin Osmanlı'da ne kadar gelişmiş olduğunu, medeniyetin o zamanlardan kalan yarısı deformasyona uğramış bir miras olduğunu orayı gezdiğinizde daha iyi anlıyorsunuz. O zamanlarda "medeni" toplumlar hastaları özellikle de ruh hastalarını öldürürken orada müzikle ve daha nice aklımıza gelmeyecek yöntemler kullanılarak iyileştirmek, yaşatmak için çaba sarfediliyor olması bu topraklarda zamanında insan ne kadar değer verildiğinin en bariz kanıtlarından birisi.
Ayşekadın'dan birer bisiklet kiralayıp onlarla Şükrü Paşa'ya tırmanmak, Çamlık Bahçesinde içilen nargile, geceleri Altunhan Parkı'nda Selimiye'nin minarelerinin tepesinde dolaşan martılar eşliğinde içilen limonata, altından Meriç akarken Emirgan Çay Bahçesi'nde gün batışını izlemek... Sağda solda düğünler dernekler olurken yöresel ezgilerin hafızamda bıraktığı derin izler... Özellikle de sabah sucak süt ile birlikte yenen börekleri... İşte Edirne benim için bunlardan ibaret. Emekli olunduğunda yaşanabilecek yerler diye tabir ettikleri yerler sınıfına ön sıralardan aday.
Ama tabii ki şimdi ve önce; her şeyden önce İstanbul... Şu aralar beni arayan Kuzguncuk'ta buluyor. Salacak'ta buluyor. Bu günceye de ilk Kuzguncuk gezimi anlatarak başlamıştım. Devamı da gelecek gibi gözüküyor...
Gezilip Görülecek
Gezilip görülesi yerleri burada derliyorum, gidilip görüldükçe yorumlar da bu blogdan paylaşılacak.
---
Beylerbeyi Sarayı - Türk Bahçeleri
Detaylı bilgi
Zeyrek
Süleymaniye'nin karşısında, manifaturacılar çarşısının karşısından gidiliyor.
Detaylı bilgi
Pandeli Restoran
Mısır çarşısının girişinde hemen solda bir merdiven var. Oradan yukarı çıkarsanız bir restoran göreceksiniz. Tarihi bir restoran. Çok güzel bir manzaraya sahip. İsmi Pandeli Restoran. Sitesi burada.
Üsküdar - Muratpaşa Camii
Şimdilik bilgi yok. Araştırmalar devam ediyor.
---
Beylerbeyi Sarayı - Türk Bahçeleri
Detaylı bilgi
Zeyrek
Süleymaniye'nin karşısında, manifaturacılar çarşısının karşısından gidiliyor.
Detaylı bilgi
Pandeli Restoran
Mısır çarşısının girişinde hemen solda bir merdiven var. Oradan yukarı çıkarsanız bir restoran göreceksiniz. Tarihi bir restoran. Çok güzel bir manzaraya sahip. İsmi Pandeli Restoran. Sitesi burada.
Üsküdar - Muratpaşa Camii
Şimdilik bilgi yok. Araştırmalar devam ediyor.
Zaman
Zaman deyince aklma bir hikaye esti. Bu hikayeyi çocukluğumda bir yerde okumuştum ama nerede olduğunu hatırlamıyorum. Sanırım Tavuk Suyuna Çorba seriisindeydi. Ya da Bütün Dünya dergisinden. Neyse.. Sadede geleyim, hatırladığım kadarıyla yazmaya çalışayım.
Bir çocuk babasını çok severmiş fakat babası ona pek vakit ayıramazmış. Gitsen baksan babası gerçekten yoğun bir adammış. İşten geç geliyor, geldiğinde de yorgun oluyor, kimseyle ilgilenmek istemiyormuş. Çocuğu dahil. Çocuk bu durumdan epey rahatsız ve muzdaripmiş. Babasının onunla ilgilenmesini, ona zaman ayırmasını istiyormuş. Bu dileğini de sürekli dile getirirmiş.
Bir gün çocuk babasına sormuş.
- Baba sen ne kadar para kazanıyorsun?
- Ayda 3000 lira yavrum.
- Yani günde 100 lira?
- Evet yavrum.
- Peki bu saatte kaç lira eder?
- yaklaşık 40 lira civarı..
- hmm...
Aradan bir - iki ay geçmiş. Baba aynı yoğunluğun içinde, çocuk yakalamış babasını. Demiş ki
- Hani baba sana bir ay önce sormuştum ya, saatte 40 lira kazanıyordun. Harçlıklarımı biriktirdim, 40 lira toparladım. Bana bir saatini ayırabilir misin?
Ehh çocuk aklı işte!
Bir çocuk babasını çok severmiş fakat babası ona pek vakit ayıramazmış. Gitsen baksan babası gerçekten yoğun bir adammış. İşten geç geliyor, geldiğinde de yorgun oluyor, kimseyle ilgilenmek istemiyormuş. Çocuğu dahil. Çocuk bu durumdan epey rahatsız ve muzdaripmiş. Babasının onunla ilgilenmesini, ona zaman ayırmasını istiyormuş. Bu dileğini de sürekli dile getirirmiş.
Bir gün çocuk babasına sormuş.
- Baba sen ne kadar para kazanıyorsun?
- Ayda 3000 lira yavrum.
- Yani günde 100 lira?
- Evet yavrum.
- Peki bu saatte kaç lira eder?
- yaklaşık 40 lira civarı..
- hmm...
Aradan bir - iki ay geçmiş. Baba aynı yoğunluğun içinde, çocuk yakalamış babasını. Demiş ki
- Hani baba sana bir ay önce sormuştum ya, saatte 40 lira kazanıyordun. Harçlıklarımı biriktirdim, 40 lira toparladım. Bana bir saatini ayırabilir misin?
Ehh çocuk aklı işte!
Nedir bu normal?
Erken başlayan uzun bir günün ardından eve dönüş yolundayım, trafik var. Biraz da keyifsizim... Altunizade'den metrobüse bindim. Orta kapıdan binmiştim ama ön taraflardan bir ses duydum.
- OOo buyurun, hoş geldiniz! Arkadaşlar, hepinize iyi yolculuklar diliyorum.
Biraz garip geldi tabii. Normalde metrobüste böyle manzaralarla pek karşılaşmıyorum. Yolculardan birisi yanındakilere söylüyordur diye tahmin ettim ve kendime basacak ve tutunacak bir yer bulduktan sonra yolculuğumun keyfini çıkarmaya koyuldum. (köprüden geçerken hep boğazı seyretmeyi ve güzel müzikler dinlemeyi çok severim.) Müzikçalarımı çıkarttım ama etrafımda dönen olayları merak ettiğimden müzik dinleyemedim. Arkamda birkaç genç aralarında fıkra anlatıp gülüşüyorlardı. Derken bir sonraki durağa geldik ve yine önlerden aynı ses:
- Hoş geldiniz arkadaşlar. Buyurun lütfen. Hepinize iyi seyahatler diliyorum.
Bu sefer söyleyenin kim olduğunu kaçırmayayım diye dikkatlice baktım ama yine de göremedim. "Herhalde birisi iyi gününde" diye düşündüm. Zincirlikuyu metrobüsün son durağıydı. Oraya kadar gelince tekrar aynı sesi duydum.
- Arkadaşlar Zincirlikuyu son durağımızdır. Hepinize iyi günler diliyorum. Hoşçakalın, esen kalın. İyi akşamlar.
Metrobüste gülüşmeler oldu. Yanımdaki yolcular aralarında "adam delirdi herhalde" diye fısıldaşıyorlardı. Bense çok şaşkındım ve sadece gülümseyebildim.
İnsanların birbirine zaman zaman 10 santimetreden daha yakın, dakikalarca yolculuk yaptığı otobüslerde, metrolarda hiç kimsenin birbirine gülümsemeyişi, kimsenin kimseye selam vermeyişi, iletişim kurmaktan kaçmak isteyişi sanki çok normalmiş gibi...
Bütün bunları yaşadıktan sonra tüm yolculara beni keyiflendirdikleri için teşekkür etmek ve gidip otobüs şoförünün elini sıkmak istedim. Ama yapmadım. Neden mi? Bilmiyorum. Belki normal olduğumdandır...
Uygarlık Tarihi'nden Notlar
Uygarlık Tarihi'nden notlar
Esaret
Eski çağlarda "esir" çok önemli bir varlıkmış. Esir sahibi için o kendisinin en değerli varlıklarından birisiymiş. Tabir-i caizse (ki değil, biliyorum) en önemli "malıymış". Her istediğini anlayan, yapan bir makina. Şimdilerde bir insan arabasına nasıl değer veriyor, çizildiği zaman bile hemen yaptırıyorsa o zamanlar esir bundan daha da değerliymiş. Nice paralar dökülerek esirler (insanlar!) alınıp satılırmış. Aynı zamanda da bir gösteriş aracıymış. Ehh o zamanlar da esir sahipleri kölelerinin hastalanmasını, güçten düşmesini, zayıflamasını istemezmiş ve onlara gerekli ilgiyi gösterir, onları çok severmiş...
İşin enteresan tarafı, esirler için de esaret normal bir şeymiş. Sahibi! ona ne derse yapmaktan, ona hizmet etmekten, getirmekten, götürmekten, ezilmekten.. zevk alırmış. Çünkü sahibini tanrı gibi görürlermiş. Beyinleri öyle bir yıkanmış ki sahibi öl dese ölecek kadar düşünemeyecek haldelermiş. Böyle hissetmelerinin sebebini ise toplumbilimciler toplumun kişilere ve kesimlere yüklediği görevlerin karşıkonulamaz baskısı olarak nitelendiriyorlar.
Düşündüm de o esaret ile günümüz kapitalist sistemin esareti arasında çok uçurumlar yok. Gel zaman git zaman esaret kaybolmamış ama sadece şekil değiştirmiş. Yine toplumun bazı kesimlere yüklediği görevlerden dolayı birilerine esir düşenler var, hem de esaretinin farkında olmadan, severek yapanlar. Gençler, kadınlar, yer yer etnik azınlıklar hatta genellikle çoğunluklar azınlıkların esaretinde..! Bunun en benzer örneğini ise ben iş piyasasında görüyorum. Patronlar ne derse yapacak kadar muhtacız onlara. Çünkü bize para yani yemek veren onlar. Onların büyük şirketlerine girebilmek için onların istediği insanlar şekline bürünüyoruz. Girdikten sonra da yer yer kendimizden ödün veriyoruz.
Bunu biraz mübalağa sanatını kullanarak en iyi özetleyecek olan video sanırım şudur:
İstihdam (el Empleo)
Osho'nun bir kitabında birkaç mısra okumuştum, yazımı onunla bitirmek istiyorum. Diyor ki: "Gözler bir penceredir. Sen onların içinden bakmazsan onlar göremezler. Bir pencere nasıl görebilir? Senin pencere kenarında durman gerekir. Ancak o zaman görebilirsin."
Dipnot: Bu yazı Y.Doç.Dr. Lütfi Yazıcıoğlu'nun Uygarlık Tarihi dersinden ilham alınarak yazılmıştır.
Esaret
Eski çağlarda "esir" çok önemli bir varlıkmış. Esir sahibi için o kendisinin en değerli varlıklarından birisiymiş. Tabir-i caizse (ki değil, biliyorum) en önemli "malıymış". Her istediğini anlayan, yapan bir makina. Şimdilerde bir insan arabasına nasıl değer veriyor, çizildiği zaman bile hemen yaptırıyorsa o zamanlar esir bundan daha da değerliymiş. Nice paralar dökülerek esirler (insanlar!) alınıp satılırmış. Aynı zamanda da bir gösteriş aracıymış. Ehh o zamanlar da esir sahipleri kölelerinin hastalanmasını, güçten düşmesini, zayıflamasını istemezmiş ve onlara gerekli ilgiyi gösterir, onları çok severmiş...
İşin enteresan tarafı, esirler için de esaret normal bir şeymiş. Sahibi! ona ne derse yapmaktan, ona hizmet etmekten, getirmekten, götürmekten, ezilmekten.. zevk alırmış. Çünkü sahibini tanrı gibi görürlermiş. Beyinleri öyle bir yıkanmış ki sahibi öl dese ölecek kadar düşünemeyecek haldelermiş. Böyle hissetmelerinin sebebini ise toplumbilimciler toplumun kişilere ve kesimlere yüklediği görevlerin karşıkonulamaz baskısı olarak nitelendiriyorlar.
Düşündüm de o esaret ile günümüz kapitalist sistemin esareti arasında çok uçurumlar yok. Gel zaman git zaman esaret kaybolmamış ama sadece şekil değiştirmiş. Yine toplumun bazı kesimlere yüklediği görevlerden dolayı birilerine esir düşenler var, hem de esaretinin farkında olmadan, severek yapanlar. Gençler, kadınlar, yer yer etnik azınlıklar hatta genellikle çoğunluklar azınlıkların esaretinde..! Bunun en benzer örneğini ise ben iş piyasasında görüyorum. Patronlar ne derse yapacak kadar muhtacız onlara. Çünkü bize para yani yemek veren onlar. Onların büyük şirketlerine girebilmek için onların istediği insanlar şekline bürünüyoruz. Girdikten sonra da yer yer kendimizden ödün veriyoruz.
Bunu biraz mübalağa sanatını kullanarak en iyi özetleyecek olan video sanırım şudur:
İstihdam (el Empleo)
Osho'nun bir kitabında birkaç mısra okumuştum, yazımı onunla bitirmek istiyorum. Diyor ki: "Gözler bir penceredir. Sen onların içinden bakmazsan onlar göremezler. Bir pencere nasıl görebilir? Senin pencere kenarında durman gerekir. Ancak o zaman görebilirsin."
Dipnot: Bu yazı Y.Doç.Dr. Lütfi Yazıcıoğlu'nun Uygarlık Tarihi dersinden ilham alınarak yazılmıştır.
Son (olmasını ümit ettiğim) yarıyıl tatilinden bu döneme neler kaldı?
Bolca aile muhabbeti, lezzetli yemekler, birkaç tutam dost sohbeti, biraz nasihat, az biraz kitap, bol bol memleket havası...
İstanbul'da 4 günlük toplantı... Silivri sahili, dost sohbeti... Arada sıkıntılı dönemlik ders ekleme süreçleri...
Ankara'da sevdiklerinle tekrar görüşmek...
Bir iki bölüm ezel, bir kaç kayda değer film; Ejder Kapanı, Zodiac, Sniper, PS: I Love You, X-Man
En sevdiğim kadınla (annemle) geçirdiğim bir 14 Şubat ve şarkısı: Robbie Williams - Feel
Son olarak da kaplıca sefası, sonrasında tüm gözeneklerinin açılmasıyla vücudunun nefes aldığını hissetmek...
Bunların tümü: paha biçilemez...
Kalan birkaç söz:
Evimizdeki borunun patlaması üzerine tüm tesisatı değiştirdiğimiz günden:
Su akar yolunu bulur...
Kaplıca sefasından:
Kir çıkar, sır çıkmaz...
İstanbul'da 4 günlük toplantı... Silivri sahili, dost sohbeti... Arada sıkıntılı dönemlik ders ekleme süreçleri...
Ankara'da sevdiklerinle tekrar görüşmek...
Bir iki bölüm ezel, bir kaç kayda değer film; Ejder Kapanı, Zodiac, Sniper, PS: I Love You, X-Man
En sevdiğim kadınla (annemle) geçirdiğim bir 14 Şubat ve şarkısı: Robbie Williams - Feel
Son olarak da kaplıca sefası, sonrasında tüm gözeneklerinin açılmasıyla vücudunun nefes aldığını hissetmek...
Bunların tümü: paha biçilemez...
Kalan birkaç söz:
Evimizdeki borunun patlaması üzerine tüm tesisatı değiştirdiğimiz günden:
Su akar yolunu bulur...
Kaplıca sefasından:
Kir çıkar, sır çıkmaz...
19 Ocak'ta ne olmuştu?
Başlığa bakınca Hrant Dink ile ilgili bir yazı olacağını düşünebilirsiniz. Ama bu 19 Ocak'ta benim başıma gelenler biraz daha farklı. Onlardan bahsedeceğim.
Sağ kulağımda beliren bir tıkanıklık ile başlayan rahatsızlığım daha sonra sağ kulağımda ses kaybı ve hissettirdiği basınç farkı ile dengemin tamamen bozulmasına yol açtı. Daha önce de olmuştu, dayanamadığım -ve uyuyamadığım- için sabahın köründe nöbetçi eczaneyi bulup durumu anlatmıştım. Gliserin verdi ve kulağıma damlattıktan sonra bir günde iyileştim. Araştırdım, gördüm ki gliserin su kaçmalarında etkili bir temizleyici yöntemmiş.
Velhasıl-ı kelam, aynı sorunla tekrar karşılaştığımda da aklıma gliserin geldi. Onunla da geçiremeyince doktora gitme ihtiyacı hissettim. Zaten ne zamandır doktora gitmemiştim. (Meğer bu seferki orta kulak enfeksiyonuymuş.) Hem okulda proje hocamla görüşmek için hem de okulun medikosuna bakınmak için öğleden sonra yola çıktım. Öncelikle okulun karşısındaki sağlık ocağına girdim. KBB'de bütün numaralar doluymuş. (Numaraların dolu olması ne demek onu hala düşünüyorum.)
Sonra okula geçtim ve hemen medikoya gittim. Doktorların olmadığını ama acil bir şeyim varsa bakabileceklerini söylediler. İşin aslını orada biraz daha soruşturduğumda öğrendim ki o gün (19.01.10) Türkiye'nin gündemini kaplayan bir doktor eylemi varmış. (Numaraların dolu olma olayını bir nebze anlar oldum.) Doktorlar hükümetin Tam Gün Yasa Tasarısını protesto ediyorlarmış. Final haftasında olunca (üstüne bir de TV izlemediğimizi eklersek) gündemden biraz kopuk yaşadığımız bir dönemde bizim de bundan haberimiz olmamış. Buraya kadar yeterince ilginç gelmemiş olabilir tabii; bana ilginç gelen yanı: yılda bir tekrar eden hastalığımın yılın doktorların eylemde olduğu gününe rastlamış olması ve bununla birlikte gelen zincirleme olaylar.
Bu alelade başarısız girişimlerimle dolu günden çıkardıklarım neler peki? Bakalım:
Medikoya gittiğimde acil bir durumum varsa orada 'nöbetçi' doktor bulunduğu ve istersem tedavi olabileceğim gerçeği... Yani aslında doktorlar tam gün yasası ile ilgili eylem yaparken bile 'tam' katılımlı bir eylem gerçekleştiremiyorlar. Bazı meslektaşları orada haklarını savunurken bazıları ise görevini yapmaya devam ediyor ki kendi sosyal haklarını savunurken insanın en temel sosyal haklarından birisi olan sağlık gibi bir konuda halk mağdur olmasın. Bunu yaparken aslında işin ciddiyetini de bir nebze göstermiş oluyorlar. Demek istiyorlar ki: "hakkımızı savunmak için mesleğimizi bir günlüğüne bile bırakamayacak kadar hassas bir iş yapıyoruz. Bizi duyun!"
Ülkenin gündeminden (basın yayından bahsetmiyorum, yaşananlardan bahsediyorum) haberdar olabilmek için sorunun bizzat içinde yer almak gerekiyormuş. Şöyle ki: bu final dönemi yoğunluğunun içinde eğer rahatsızlanmış olmasaydım bu eylemden haberim olmayacaktı. ..ki yaşadıklarım sadece bu olayın gerçekleştiği durumunu öğrenmemle sınırlı değil. Okuldan çıkınca her zaman tercih ettiğim yolu değil de Taksim üzerinden gitmeyi tercih ettim. Çünkü hastaydım ve Taksim üzerinden gidersem Metrobüsten sonraki on dakikalık yürüme mesafesinde üşümekten kurtulacaktım. Taksimden Mecidiyeköy'e yaklaşık bir buçuk saatte geldim. Çünkü rahatsızlığım sadece bu olayı öğrenmemi sağlamakla kalmadı, beni bir şekilde aldı ve eylemin ortasına attı. Eylem taksimdeydi. Taksimde bir eylem daha vardı, o da Hrant Dink'in öldürülmesinin 3. yılı dolayısıyla Agos gazetesinin önünde gerçekleştirilen eylemdi.
Otobüsteki genç kızın sara nöbeti geçirmiş olmasını ve kimsenin müdahale edememesini de eklemiyorum bile...
Sağ kulağımda beliren bir tıkanıklık ile başlayan rahatsızlığım daha sonra sağ kulağımda ses kaybı ve hissettirdiği basınç farkı ile dengemin tamamen bozulmasına yol açtı. Daha önce de olmuştu, dayanamadığım -ve uyuyamadığım- için sabahın köründe nöbetçi eczaneyi bulup durumu anlatmıştım. Gliserin verdi ve kulağıma damlattıktan sonra bir günde iyileştim. Araştırdım, gördüm ki gliserin su kaçmalarında etkili bir temizleyici yöntemmiş.
Velhasıl-ı kelam, aynı sorunla tekrar karşılaştığımda da aklıma gliserin geldi. Onunla da geçiremeyince doktora gitme ihtiyacı hissettim. Zaten ne zamandır doktora gitmemiştim. (Meğer bu seferki orta kulak enfeksiyonuymuş.) Hem okulda proje hocamla görüşmek için hem de okulun medikosuna bakınmak için öğleden sonra yola çıktım. Öncelikle okulun karşısındaki sağlık ocağına girdim. KBB'de bütün numaralar doluymuş. (Numaraların dolu olması ne demek onu hala düşünüyorum.)
Sonra okula geçtim ve hemen medikoya gittim. Doktorların olmadığını ama acil bir şeyim varsa bakabileceklerini söylediler. İşin aslını orada biraz daha soruşturduğumda öğrendim ki o gün (19.01.10) Türkiye'nin gündemini kaplayan bir doktor eylemi varmış. (Numaraların dolu olma olayını bir nebze anlar oldum.) Doktorlar hükümetin Tam Gün Yasa Tasarısını protesto ediyorlarmış. Final haftasında olunca (üstüne bir de TV izlemediğimizi eklersek) gündemden biraz kopuk yaşadığımız bir dönemde bizim de bundan haberimiz olmamış. Buraya kadar yeterince ilginç gelmemiş olabilir tabii; bana ilginç gelen yanı: yılda bir tekrar eden hastalığımın yılın doktorların eylemde olduğu gününe rastlamış olması ve bununla birlikte gelen zincirleme olaylar.
Bu alelade başarısız girişimlerimle dolu günden çıkardıklarım neler peki? Bakalım:
Medikoya gittiğimde acil bir durumum varsa orada 'nöbetçi' doktor bulunduğu ve istersem tedavi olabileceğim gerçeği... Yani aslında doktorlar tam gün yasası ile ilgili eylem yaparken bile 'tam' katılımlı bir eylem gerçekleştiremiyorlar. Bazı meslektaşları orada haklarını savunurken bazıları ise görevini yapmaya devam ediyor ki kendi sosyal haklarını savunurken insanın en temel sosyal haklarından birisi olan sağlık gibi bir konuda halk mağdur olmasın. Bunu yaparken aslında işin ciddiyetini de bir nebze göstermiş oluyorlar. Demek istiyorlar ki: "hakkımızı savunmak için mesleğimizi bir günlüğüne bile bırakamayacak kadar hassas bir iş yapıyoruz. Bizi duyun!"
Ülkenin gündeminden (basın yayından bahsetmiyorum, yaşananlardan bahsediyorum) haberdar olabilmek için sorunun bizzat içinde yer almak gerekiyormuş. Şöyle ki: bu final dönemi yoğunluğunun içinde eğer rahatsızlanmış olmasaydım bu eylemden haberim olmayacaktı. ..ki yaşadıklarım sadece bu olayın gerçekleştiği durumunu öğrenmemle sınırlı değil. Okuldan çıkınca her zaman tercih ettiğim yolu değil de Taksim üzerinden gitmeyi tercih ettim. Çünkü hastaydım ve Taksim üzerinden gidersem Metrobüsten sonraki on dakikalık yürüme mesafesinde üşümekten kurtulacaktım. Taksimden Mecidiyeköy'e yaklaşık bir buçuk saatte geldim. Çünkü rahatsızlığım sadece bu olayı öğrenmemi sağlamakla kalmadı, beni bir şekilde aldı ve eylemin ortasına attı. Eylem taksimdeydi. Taksimde bir eylem daha vardı, o da Hrant Dink'in öldürülmesinin 3. yılı dolayısıyla Agos gazetesinin önünde gerçekleştirilen eylemdi.
Otobüsteki genç kızın sara nöbeti geçirmiş olmasını ve kimsenin müdahale edememesini de eklemiyorum bile...
"Hükümetin sağlık çalışanlarına kulak tıkadığı" haberini böylesine yaşayarak öğrenmiş olmam bana ciddi dersler verdi. Ben hala rahatsızlığımdan kurtulamadım ancak bugün medikoya bakındım ve ilacımı aldım. Umarım doktorlar ve Hrant Dink eylemcileri de seslerini duyurmak için yaptıkları eylemle birilerinin kulağına su kaçırabilir. Çünkü öğrendim ki kulağa kaçan su bir süre sonra sıkıntı yaratıyor, ve insanı çözüm aramaya iten en güçlü motivasyon da bu sıkıntı oluyor.
Eski Dostlar
Hani bazı eşyalarınızı saklarsınız ve yıllar sonra bir sandığın içinde bir başka eşyanızı ararken ona rastlarsınız ya, işte o anda aslında o yıllar öncesinde unuttuğunuz eşyanın ne kadar değerli bir şey olduğunu anlarsınız. Kendinize sorarsınız "neden bu kadar zamandır ben bunu hiç gün yüzüne çıkarmadım?" diye. Cevabını bulamazsınız. Belki başka şeylerle meşgul olmuşsunuzdur, gündeminizi kaplayan başka şeyler vardır. Belki de ona gerçekten hiç ihtiyaç duymamışsınızdır. Duysanız da aklınıza gelmemiştir, başka yollar aramışsınızdır.
Düşünürsünüz, kendinizle yüzleşirsiniz; o sizin için gerçekten değerliydi, hala da değerli. Onu yıllarca hatırlamamış olmanız onu artık değersiz bulduğunuz anlamına gelmemeli! Bunu istersiniz. Bazen öyledir fakat bazen öyle değildir.
Geçmiş her zaman bana ulaşılmaz gelmiştir, gelecek de öyle. Ulaşmaya çalışmanın da manası yoktur ya zaten anı yaşamasını seven bir insan için. O eşyayı bulduğunuz an geçmiş anılarınız gözünüzde canlanır. Bazen iyi, bazen kötü... Gözünüzde canlananlar yüzünüzü güldürüyorsa o anı tekrar yaşamayı, tekrar o zamanda olmayı istersiniz. Elinizdeki eşyanın üzerindeki tozların olmadığı zamanda...
Bazen tozlarını aldıktan sonra birden günlük yaşantınıza tekrar dahil oluverir, onun eski yerine artık başka şeyler gelmişse de eski günlerin hatırına yenilerinin yanında onu da kullanmaya çalışırsınız. Bazen de artık onun yerini başka şeyler tutuyordur.
Eski dostlar da öyle değil midir? İşte; Bazen öyledir fakat bazen öyle değildir...
Moda ve Kuzguncuk
Eğer İstanbul'a Anadolu'nun iç kesimlerinden bir şehirden geliyorsanız deniz ve manzarası her zaman sizin için lükstür. (Böyle genel bir ifade kullanabilmemdeki rahatlığımın sebebi benzer birçok yakın arkadaşımda bu düşüncemi teyit etmiş olmamdır.) Öyle ki denizi gördüğünüzde içinizde bir sevinç ve çocuksu heyecan kaçınılmaz olur ve hatta kendinizi o manzarayı görebilecek şekilde konumlandırmaya bile çalışırsınız.

Yukarıya çıkan sokakta biraz ilerlediğinizde solda bir dernek binasında oturduk. Dernek binası aynı zamanda mütevazi bir kafe olarak da işletiliyor. Derneğin adını merak ettiniz değil mi? Hemen açıklıyorum. Amiyane tabirle Vosvosçular Derneği. Tam adıyla ise, Volkswagen Kaplumbağa Otomobilciler Derneği (VKOD). Mükemmel bir sıcakkanlılık ve ilgiyle karşılandık. Birer çay eşliğinde sohbet ettik. Her gün değişik yemekler Cuma günleri akşamları ise dernek üyelerinin katılımıyla canlı müzik eşliğinde eğleniyorlarmış. Volkswagen'iniz olmasa bile arada sırada uğrayıp sohbet edip güzel vakit geçirebilmek için hoş bir mekan.


Geçtiğimiz günlerde aradan çok zaman geçirmeksizin önce Moda'ya sonra da Kuzguncuk'a gitmemle birlikte bu "lüks" duyguları tekrar yaşama fırsatı buldum. Manzaralar karşısında ise resmen büyülendim.
Kuzguncuk Ekmek Teknesi, Hayat Bilgisi gibi çeşitli dizi filmlerinin de çekildiği mütevazi bir semt. Aynı zamanda sokaklarda dolaşırken evlerin güzelliğinden ve renklerinden dolayı nostaljik bir hava da yaşatıyor. Sahil kenarındaki bir semt olmasından dolayı sahil yolunda trafik epey yoğun. Ancak bu trafiğe sahilden yukarılara çıkan yollarda pek rastlamıyorsunuz. Aksine bir o kadar huzurlu ve sakin bir yer. İnsanları ise semtin tam ortasında bulunan bir serayı yıkıp yerine bina yapacaklarında bir araya gelip buna karşı çıkabilecek kadar duyarlı ve Karşı yakadan gelen Laila'nın sesinden rahatsızlık duyup şikayet edebilecek kadar cesur. Sokaklarda dolaşırken o güzel evlerin arasındaki otantik sanat evleri ve kafeler bir arkadaşınızla birlikte huzurlu vakitler geçirmeniz için ideal. Öğrendim ki Kuzguncuk adını da Fatih zamanında bu civara yerleşen bir veli olan Kuzgun Baba'dan almış.
Yukarıya çıkan sokakta biraz ilerlediğinizde solda bir dernek binasında oturduk. Dernek binası aynı zamanda mütevazi bir kafe olarak da işletiliyor. Derneğin adını merak ettiniz değil mi? Hemen açıklıyorum. Amiyane tabirle Vosvosçular Derneği. Tam adıyla ise, Volkswagen Kaplumbağa Otomobilciler Derneği (VKOD). Mükemmel bir sıcakkanlılık ve ilgiyle karşılandık. Birer çay eşliğinde sohbet ettik. Her gün değişik yemekler Cuma günleri akşamları ise dernek üyelerinin katılımıyla canlı müzik eşliğinde eğleniyorlarmış. Volkswagen'iniz olmasa bile arada sırada uğrayıp sohbet edip güzel vakit geçirebilmek için hoş bir mekan.

Moda ise gecenin 3'ü bile olsa metrobüse atlayıp gidebileceğim, eşsiz bir manzarası olan Kadıköy'ün yakınlarında bulunan bir sahil yolu. O yolun kenarında bulunan setüstündeki çay bahçelerinde kahvaltı yapmak veyahut geceleri aynı yol kenarındaki banklara oturup demlenmek mümkün. Yanınızda birkaç dostunuz da varsa değmesinler keyfinize. :)
Kuzguncuk olsun Moda olsun İstanbul gibi bir şehirde yaşadığınız onca karmaşayı, trafiği, yoğunluğu unutmak, bir nebze olsun nefes almak isteyenler için birebir mekanlar. Bu şehir o haberlerde hep olaylı, hep karışık gösterilişine inat edercesine size kendini sevdirecek, kendisine bağlayacak nadirane fırsatlar sunuyor. Tabii neler gördüğünüz neresinden, nasıl baktığınıza ve o anki psikolojiniz gibi bir çok değişkene bağlı olarak değişiyor; kimine lüks, kimine alışılmış, kimine ise boğucu...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

