Girdap

Uyumak istemeyişlerimin sırrını çözdüm...
Ya bugün bitsin istemiyorum ya da yarın olmasın.
Yeni bir gün doğacaksa yenilikler getirsin bana. Ya da bugün yeniliklerini sunmamışsa henüz, yaşanmamışsa hala yeterince,
farklılaşamamışsa hala bir önceki günden;
eskimesin öyle hemen.

Acaba ne olabilir bu günden beklediğim?
Ne olabilir yaşanmadığını ya da eksik olduğunu düşündüğüm? Başarı, aile, özlem, aşk, heyecan?
Nedir mutluluğun sırrı? İş, eş, çocuk? 10 yıl sonra, şu an benden 10 yaş büyük olan milyonlarca insanın her gün yaşadıklarından farklı ne yaşayacağım?
Biliyorum, çok soru soruyorum. Bence ben cevapları arıyorum. Ya da (cevapları) yaşıyorum.
Cevapları arıyor olmak sorulara bir son verip kendini girdaba atmaktan daha güzel geliyor. Ama emin olamıyorum; acaba sorular mı girdabın kendisi?

OC
Tarih: 2binli yıllar.

Internet of Things (IoT) and Big Data

Internet of Things:
IoT concept was first said in mid 1990’s by Kevin Ashton, The co-founder and executive director of MIT’s Auto-ID lab. (Rayport, 2013) 

“The predictable pathways of information are changing: the physical world itself is becoming a type of information system. In what’s called the Internet of Things, sensors and actuators embedded in physical objects—from roadways to pacemakers—are linked through wired and wireless networks, often using the same Internet Protocol (IP) that connects the Internet. These networks churn out huge volumes of data that flow to computers for analysis. When objects can both sense the environment and communicate, they become tools for understanding complexity and responding to it swiftly. What’s revolutionary in all this is that these physical information systems are now beginning to be deployed, and some of them even work largely without human intervention.” (Chui, 2010)

Big Data:
When you consider all these collected data from the existing web sites, huge companies’ databases and “things” connected to Internet, this should make you scare. Because these data is as complex as you can handle if you don’t use how to harvest and how to convert them into meaningful information. “Big data” concept is a fresh topic because in nowadays industries there are many field that can be analyzed and measured so that you can benefit from the outputs.
I will analyze telecommunication industry which I was working for. Mobile operators provide services for the customers to communicate each other. And all the service providers used to focus on voice and SMS in last decade. Nowadays they realized that all the “things” need to be connected to internet. Then “data” concept became a priority. Besides, number of the things connected to internet is rapidly increasing as it is showed in below graphic:



As it is increasingly huge, the service providers needed to focus more on “data”. Hence their way of doing business had to change completely. Their way of marketing services had to change as well. Beyond all, the main target group is shifted accordingly. With the IoT, many new markets occurred. Some of them are vehicle tracking systems, remote meter reading systems and home automation systems. This means that most of the cars are connected to internet. Most of the houses can report its electricity consumption automatically and so on. When you sum all the numbers of cars, houses and industrial devices that can be connected internet wirelessly or wired, it will give you the size of the market. This shows us the size of the market is as huge as we cannot measure precisely. To understand the size of it one step more, we can see the microprocessors produced every year. “There are about 25 billion microprocessors made every year, compared to about one billion mobile phones. So we’re talking about a potential constituency that is 25 times larger than the current cellular market.”  (James Collier)
The service providers will move their marketing target group from individuals to enterprises. The business model harmony will be shuffled again between B2C and B2B. So, the companies should create new departments to understand needs of B2B market and create marketing strategies and technologies accordingly.

This growth in industry and retail market will require big data storages and wide wireless coverage and reliability. Hence, for the service providers the data infrastructure and network architecture will need to be extended, upgraded and renewed.

When it comes to financial perspective, the situation is not very different. You might remember that Google acquired Nest which is mainly focused on smart thermostats connected to internet for $3,2 billion. Google took a step. The biggest companies somehow have to convert their technology with the data coming from IoT similarly. The situation is the same for the mobile operators. They need to have know-how of harvesting the “bit data” they have. This means that they have to separate really big amounts of budgets to make meaningful information that they can leverage their business against their competitors.
As data conveyors, telecom operators can provide the data that they collected for the specific industries to have advantage in marketing investments. Thus, telecom operators should know how to mine and create meaningful data for each industries that they want to sell data. As an example to this, Google is a company which provides search engine service to the web users. But when you look in business model point of view, Google is a “Big Data” company. Google is making money from its advertisement services. And what makes Google good advertisement platform is its technical ability to provide the “big data” as useful information for the advertisers to find their particular segmented target group.

In management perspective, action plans could be as follows:
Technology: When the data getting bigger, managing that is being more difficult. The only thing to achieve this chaos is creating new tools and software. When you have right tools and technology growing amount of data will be opportunity for you instead of chaos. The telecom operators should have the technology infrastructure that they can build new business connections with new and emerging industries.

People: If you are in emerging market, you will have to fight against smart competitors. It means even if you have enough technology, you will have to increase and innovate your technology in handy as well. You will need to leverage data to meaningful information and so on. In this point, you will need to business analysts and human resources to automate these converting processes. The telecom operators should discover new fields where their potential customers needs meaningful data or connectivity options for their devices.

Bibliography
Chui, M. (2010). The Internet of Things. McKinsey .
Davenport, T.. What Makes Big Data Projects Succeed. http://blogs.hbr.org/: http://blogs.hbr.org/2014/03/what-makes-big-data-projects-succeed/ adresinden alınmıştır
James Collier, F. a. . MNOs will not make the IoT connection. http://www.telecoms.com/: http://www.telecoms.com/163802/mnos-will-not-make-the-iot-connection/
Rayport, J. F. (2013). Advertising and the Internet of Things. Harward Business Review.

 (Davenport, 2014) http://blogs.hbr.org/2014/03/what-makes-big-data-projects-succeed/

Meydan benim, ben meydanım!

Toplumsal yaşamla ilgili bir şeyler okumuş / dersini almış insanlar çok iyi hatırlayacaktır ki; meydanlar toplumsal yaşamın temel yapı taşlarından birisidir. Hatta siyasetin başlamasının ilk adımı olarak Yunanistan'da Agora denilen meydanlarda yapılan top(lum)laşmaların söylenildiğini farklı farklı yerlerden hatırlıyorsunuzdur. Bu durumun son bir yılda bizim oralarda yapılan çalışmalar ile bana nasıl yansıdığını anlatmaya çalışayım; 

Bir süre önce paldır küldür kazılmaya başlandı bizim evin oralar. Türlü söylentiler vardı hakkında. Çağlayan meydanında trafik yer altına alınacakmış, araçlar aşağıdan geçerken üzerinde yayalar gezecek tozacakmış. 

Zaman zaman AKP'nin seçim propagandası olarak zan beslediğim bu faaliyet, zannımı haksız çıkarmayarak tam da seçim zamanına yetiştirildi. Bütün kış boş duran, yolların üzerinde arabaların toz kaldırdığı, yayaların da bu tozları yutarken hiç ses çıkarmadığı meydanda oyma kazma çalışmaları yazın te ortasında başladı. Yaz derken; hani şu nadiren yağmur yağan, genellikle Mayıs, Haziran aylarında sıcaklaşan Temmuz, Ağustos aylarında bunaltan yazlardan değil de, küresel ısınmanın biraz orasından burasından çekiştirdiği, Mayıs'ta kar, Haziran'da yağmur çamur görülen yazlardan bahsettim. İşte yine böyle bir yazdan bu meydandaki kazı çalışmaları nedeniyle yaklaşık 6 ay boyunca ben de nasibimi aldım tabii ki. İlk zamanlar sadece toz yutmak olarak karşımıza gelen bu çalışmalar, dengesiz hava muhalefeti nedeniyle ayakkabı ve pantolon paçalarındaki çamurlara dönüştü. Bu süreç içinde trafik alt-üst oldu, metrobüs durağı iptal oldu, trafik birkaç yüz kere yön değiştirdi. E-5 bağlantısı bizim sokağın önüne verildi. Böylece hiç olmazsa evimizin önünde olmayan araç tozu da evimizin önüne kadar ilerlemiş oldu. Trafiğin gürültüsü de cabası...

Bütün bu cefaları çektikten sonra insan, haliyle sefasını da sürmeyi hak ettiğini düşünür. Biz ne kadar sefasını sürebiliyoruz/sürebileceğiz bilmiyorum ancak Çağlayan Halkı şu anda bu olaydan epey memnun gözüküyor. Saat 22.00 civarlarında geçtiğim o ışıklandırılmış, sağına soluna ağaçlar - yeşillikler serpiştirilmiş, araç trafiğinden ve tozdan pek bi eser kalmamış meydan; sanki bir tatil yöresi, sanki bir panayır, sanki bir festival alanı...

Top oynayan çocuklar bi tarafta, seyyar mısır, çekirdek, termosta çay satıcıları etrafta, çekirdek çitleyen aileler kenarlardaki banklarda, bisiklete binen çocuklar mütemadiyen birbirini kovalamakta... Hemen yanındaki devasa Adalet Sarayı da "Siz şimdilik takılın bakalım burada, başınız sıkışırsa gelirsiniz, zaten gözümüz üzerinizde" der gibi. İnsanın aklına şu soru geliyor: arkadaş, bu meydan iki-üç ay öncesine kadar yoktu; çukurlar iş makinaları vardı. O zaman bu kadar halk nasıl vakit geçiriyordu, nerede yaşıyordu? Halkın meydana ihtiyacı varmış arkadaş...

Vel-hasıl kelam; seçim propagandası olarak nitelendirmiş olsam da halkı böyle ıslah edecek başka seçim propagandaları da bunun gibi olacaksa şu seçim zamanlarını biraz daha sıklaştırsak, senede bir ya da iki senede bir yapsak da fena olmayacak gibi gözüküyor. Meydanmış insanı sosyal varlık yapan, şehirleri şehir yapan, insanları toplum yapan... Bunu bir kez daha anlamış olduk.

Çağlayan meydanı hep mitinglere, eylemlere ev sahipliği yaparak siyasete araç olagelmiştir. Öyleyse naçizane ben de siyaseti araç edip Çağlayan Meydanı amaç edinerek bu yazıyı yazmış bulundum. Sadece mitinglere ev sahipliği yapılan bir yer olması yerine festivallere, eğlencelere-konserlere, tiyatrolara-yarışlara, sanata, toplantılara-forumlara ev sahipliği yapsın da artık hükümetin halka seslendiği bir kare (square) değil de gerçek halkın gerçek meydanı olsun.

Orhan Veli Siirevi

"Simdi eve girsem bile,
Biraz sonra cikabilirim.
Madem ki bu ayakkaplarla esvaplar benim,
Ve madem ki sokaklar kimsenin degil."

RAG Status

Bugun yeni bir sey ogrenmis olmanin derin mutlulugunu yasiyorum. "Bilmemek ayip degil ogrenmemek ayip" diye bir soz vardir. Hala derinligine vakif olabildigim bir soz degildir. Ogrenerek ayip etmemis olduk madem, ardindan bir de paylasmak lazim geldi.

Aslinda yeni birsey ogrenmedim. Simdi yeniden ogrendigimi dusundugum bize ilkokulda ogrettikleri seydi: Kirmizi - sari - yesil. Bir seyler hatirlatmistir bu renkler; trafik isiklari degil mi? Eger bir degerlendirme sureci icindeyseniz, net sade ama aslinda kapsamli ve aciklayici bilgiler verecekseniz kirmizi - sari ve yesil isiklar sizin icin de artik trafik isiklarindan 'birazcik' daha fazla sey hatirlatmali. Mantik basit. Onunuze gelen her seyi basari durumuna gore yesil-sari-kirmizi renkleriyle donatiyoruz. %80 den yukari basari oranina sahipse yesil, %60 in altindaysa kirmizi. Aradaki %20 lik bos dilimi hemen cikardiniz zaten.

Bu arada amber kelimesinin de sari rengi temsil ettigini de zaten cikarmis oldugunuzu da hatirmatmakta fayda var.

Sonunu tatli baglamak adina somut ornekler vererek bitirmek istiyorum. uykuya dayaniklilik benim acimdan cok basarili oldugum bir aktivite. Buna yesil basmak lazim.

Sabahlari zamaninda uyanma basarisi: 30 sabahin 13 unde zamaninda uyandigimi dusunecek olursak bu kategorideki durumum RED - Kirmizi! Yani acilen durmali su ana kadar yaptiklarimi gozden gecirerek bir fren koymaliyim.

Olayi soyle degerlendirip herseyi tozpembeymis gibi gostermek de mumkun. Temmuz ayinda 5 gun gecti, 4 gun zamaninda uyandim. Bu olsa olsa %80 basariyla "Amber" - yani sari olmali. Dikkatli olmaliyim yoksa her an bi hareket yasanabilir.

Ehh oyleyse ben de yarin son kategorideki RAG statusumde sari rengi kirmiziya dondurmeden devam edebilmek adina yazimi noktaliyorum.

Bol yesilli degerlendirmeler.
Sent from my BlackBerry® wireless device

Yaşam

Yaşamında en zor işin, kendi yolunu yürümek olacak
– ve, ilişkin olan, önem ve deger verdigin kişilere, bunu
anlatmak:
Yaşamının, yaşadıgın kadarıyla,
yalnızca senin yaşamın oldugunu; aynı şeyin
onlar için de geçerli oldugunu; ilişkide olmanın da,
bu temel gerekliligi engellemedigini,
engellememesi
gerektigini...

Ama anlatamayacaksın ki...
---Çünkü, daha kendin bile geregince
anlamamış olacaksın bunu...

‘de ki işte’ /o.aruoba

Not

Not: Bu yazıyı yazmamın üzerinden 6 ay geçmiş. O zaman yazmışım fakat yayınlamayı unutmuşum. Şimdi yazıda bahsettiğim bir seneye altı ay daha aynı hissiyatları ekleyerek yayınlıyorum bu yazımı.

herkes mezun oluyor, bitirme, final telaşesi içinde.
ben üstümdeki büyük bir yükten kurtuluyorum, hayatıma yön verme telaşı içinde yer yer güzel haberler alıyor yer yer olanlardan habersiz kalıyorum.

Bu telaşeyi yavaş yavaş üzerimden atıyor olmanın dayanılmaz hafifliği çöküyor yavaş yavaş üzerime. 

bu dingin, bu yoğun, bu hareketsiz, bu hiçbir şey yapmadığım ama yapmam gerekenleri yaptığım hayatımım son yaşını da böyle bir gün ile tamamlıyorum. yer yer sevdiklerini arayıp soramadığım, yer yer aranıp sorulmadığım sıkıntılı zamanları önceden tahmin etmiş olmanın verdiği bir sabırla katlanmak zor günlere, tek başına. Bazen sevdiklerinle, bazense yanındakilerle. Yanındakilerinle sevdiklerinin aynı kişiler olduğu güzel zamanlarda mutlu olduğum zamanlarda... Ama yine de tek başına...

20 li yaşları geçiyor olmanın da verdiği bir yaşlanıyorum hayata atılmam gerek baskısı. 

Hem mezun olmak aslında olamamak, hem 12 yılın yükünü üstünden atmak, hem doğum günü, hem istanbuldaki öğrencilik hayatına yavaş yavaş son veriyor olmanın mutluluğu, bir şeyleri başarmış olmak gibi bir his. Ama bittiği için boşluğa düşme, uçurumdan atlamışlık hissi...

Arkadaş!

Öyle bir arkadaş düşünün ki...

Hayatınıza bir şekilde giriyor. Girdiği andan itibaren ona bağlanıyorsunuz. Bağ gittikçe kuvvetleniyor, kuvvetleniyor, kuvvetleniyor...

Bu arkadaş hayatınıza girmişse onunla birçok ortak arkadaşınız oluyor. Bir yere mi gittiniz? O arkadaşınızı da yanınızda götürüyorsunuz. Onunla beraber kapı önüne hava almaya çıkıyorsunuz. Bir de bakıyorsunuz ki arkadaşınızı tanıyan üç beş kişi daha var. Hemen tanıştırıveriyor sizi onlarla. Kaynaştırıveriyor.

Arkadaşınızın yokluğuna dayanamıyorsunuz. Öyle popüler biri ki, kalabalık bir yere gittiğinizde onun arkadaş çevresinden birilerine rastlayabiliyorsunuz. Hatta yanına gidip onu sorabiliyorsunuz çekinmeden.

Varlığı her zaman sizi rahatlatıyor. Olmadığı dakikalar çoğaldıkça ise her geçen dakika size çile gibi geliyor. Ah bir yanınızda olsa da rahatlayabilseniz. Ve öyle biri ki hem siz keyiflendiğinizde hem de kederlendiğinizde arıyorsunuz onu yanınızda. Çoğu zaman da buluyorsunuz. Yok böyle biri! Keyfinize keyif kattığını düşünüyorsunuz onun. Kederinizi ise hafiflettiğini belki de...

Ancak çevrenizde bu arkadaşınızı hiç sevmeyenler de var. Hiç tanışmamış olanlar da var, tanışıp bir daha buluşmamak üzere kendisine söz vererek ayrılmış olanlar da. Hatta bu sözü vermiş olup da dayanamayıp tekrar sıkı dost olanlar var.

Sevmeyenler... Onlar kesinlikle aynı ortamda bulunmak istemiyorlar. Ancak siz her gittiğiniz yere onu da götürmek zorunda hissettiğinizden onu sevmeyen başka arkadaşlarınız orada olsa da bunu umursamayabiliyorsunuz. İşte böyle biri...

Bu arkadaş hakkında bahsettiğim vasıflara sahip bir insanla henüz tanışmadım. Zaten bu bahsettiğim de insan değil. Bahsi geçen arkadaş sigara! Bahsettiğim bağ öyle bir bağ ki bu bağlılığı bir insana duyuyorsanız onun adına aşk diyebilirsiniz. Çoğu zaman aşkı bulmak kolay değil. Bulamadın ve kederlendin mi? Ya da buldun ve keyiflendin mi? Tamam o zaman, dostun yanında!

Aşık olduğun bir insan kadar olamasa da sigara da insana kendini yalnız hissettirmiyor belki. Belki beyni uyuşturup düşünmeyi kısırlaştırdığı için mantıkla baktığında gördüklerini kaldıramayacak olanlar bu yükü azaltmak için kullanıyorlar. Belki sosyalleştiriyor, evet. Sigara kardeşliği diye bir şey var. Alış-verişini yapıyor olmak bile bir nevi yardımlaşma. Güzel bir şey mi acaba?

Olabilir mi? Sigara kendi zayıflığını, eksikliğini kendine yediremediğinde bunu kendinden gizleme, düşünmeyi erteleme aracı. Sigara, yemek sonralarında o olmadan edilemeyecek muhabbetleri, dolduramayacak zamanları boşa geçirme zımbırtısı. Sigara, ergen yaşlarda bilinçaltına işlenen bastırılmış duyguların dışavurumu. Sigara -bulunduğu yaşı yaşamakla sıkıntısı olanlar için- insanı olduğundan daha olgun gösteren bir sihirli değnek.

Zarar verdiğini bile bile kullanıyorsa bir insan sigarayı, çok temel bir çıkarımla kendisiyle barışık olmayanların sevgilisi bu sigara. Dolayısıyla bir insan sigarayı bırakmak istiyorsa onunla ilgili sorunlarını bir kenara koymalı ve kendisiyle ilgili sorunlarını masaya dökmeli, onun suçu yok. Onları çözüp başarabilirse kendisiyle barışabilmeyi o zaman kendisine zarar verecek bir araca ihtiyaç duymayacak.

Sigara kullanmayanlar da sütten çıkmış ak kaşık değil elbette. Kendilerine başka bağımlılıklar buluyorlardır eminim. Eminim benim de var, kendime itiraf edemediğim, etsem de vazgeçemediğim bağımlılıklarım. Benim derdim bu bağımlılıkların başkalarına zarar verip vermediği konusu.

Zaten bu yazıyla amacım sigara kullananları aşağılamak da değil. Kendileri zaten farkındalar zayıflıklarının. Bir de ben söylesem ne yazar? Bi sigara yakarsın geçer. Bu zayıflıkları her an bırakabilme gücünü kendilerinde bulmaları sayesinde -kendilerinden- gizleyebiliyorlar.

Amacım kendime sigaradan ne kadar nefret ettiğimi, insanların bunun karşısında ne kadar çaresiz olduğunu hatırlatmak. Buna ihtiyaç duydum çünkü, çevremde iyi bildiğim, kullanmayacağını düşündüğüm kim varsa sigara kullanmaya başlamış. Resmen kendi arkadaş çevrem arasında azınlık kalmışım. Bir an şüpheye düştüm. Akli seviyesi normal bir insanın, bıraktım kendisine verdiği zararı sırf çevresindekilere zarar veriyor diye kendisini sorgulaması gerekirken, çoğu akli seviyesi normalden yüksek olduğunu düşündüğüm arkadaşım ısrarla kullanmaya devam ediyorsa bu meretin insanın akli seviyesiyle ilgili iniş çıkışlara neden olduğunu görmemek imkansız. İşte bunu tekrar kendime hatırlatmak istedim. Buraya da yazmış bulundum. Nefret kusuyor gibi görünsem de, emin olun nefretimden değil, sevgimden, sevdiğimden... Tabii ki sigarayı değil, kullananları...

Edirne

Yolculuk kararını aldığımda Edirne sadece içinde eski bir dostumun bulunduğu, zamanında tarihe tanıklık etmiş, başkent falan olmuş bir şehir olarak aklımdaydı. Bir de trakyada oluşu dolayısıyla insanları ve kendilerine has şiveleri vardı hafızamda. 3 haftadır çalıştığım yerde de sürekli çevremde olan 2 kişinin ikisinin de trakyalı olması ister istemez benim şiyveme de etki etmişti. Üstelik çalıştığım konu ise birebir Avrupa bölgesi üzerineydi. Çeşitli yerleşim yerlerinin isimlerini ilk defa duyuyor ve listeler arasında onlarla ilgili işlemler yapıyordum. Bütün bu sebepler yan yanayken benim de Edirne'ye gitmem kaçınılmaz oldu. Şans eseri şirketteki o Trakya'lı 2 kişiden birisi olan Adil Abi'nin de her haftasonu rutin Edirne'ye gidiş geliş zamanlarına denk geldim. Konforlu bir gidiş ve dönüş yolculuğunda yol arkadaşım da hazırdı.

Güneş batarken Edirne'ye yolculuğa başladık. İki saat boyunca güneş bizi buyur etmek istercesine sanki bir nöbeti devreder bir edayla şehri terkediş ziyafetini bize sundu. Bu sırada gözlerimizin kamaşmasından şikayet etmedik tabii. İki buçuk saatlik fonda güneşin batışı ezgisi ve bol sohbetle bezenmiş bir yolculuğun sonuna yaklaşırken Edirne il sınırından geçtik ve dümdüz uzanan İstanbul - Edirne yolu üzerinde şehrin tarih kokan sokaklarından geçmeye başladık. Tam karşıda iki tane minaresiyle bir silüet şeklinde uzanan Selimiye Camii duruyordu. Edirne şehrine giriş yolundaki bu iki minare aslında tam arkasındaki iki minareyi örtecek şekilde yerleştirilmişti oraya. "Ustalık eserim" diyerek camiyi inşa eden Mimar Sinan öyle bir ayar çekmiş ki şehre Türkiye'den girerken iki minare Bulgaristan ve Yunanistan'dan girerkense her açıdan dört minare görünecek şekilde camiyi şehrin göbeğine oturtmuş.

Adım başı tarihi bir camiye rastlıyorsunuz, antika camiler şehri desek yeridir Edirne için. Eskiden 100'den fazla cami varmış ama daha sonra çoğu patlatılarak yıkılmış. Sebebi hakkında detaylı bilgiye sahip değilim.

II. Beyazıd Külliye'si bir gün sonraki ziyaret yerimizdi. Şu anda müze olarak sergilenen külliye yaklaşık 600 senedir ayakta duruyor. İki defa da en iyi canlandırma ödülü almış bir müze kendileri. Gidilip görülmeden dönülmemesi gereken yerlerden birisi. Darüşifa denilen, şimdiki zamanın hastanesi olarak kullanılan bir yer vardı içeride. Tıp biliminin Osmanlı'da ne kadar gelişmiş olduğunu, medeniyetin o zamanlardan kalan yarısı deformasyona uğramış bir miras olduğunu orayı gezdiğinizde daha iyi anlıyorsunuz. O zamanlarda "medeni" toplumlar hastaları özellikle de ruh hastalarını öldürürken orada müzikle ve daha nice aklımıza gelmeyecek yöntemler kullanılarak iyileştirmek, yaşatmak için çaba sarfediliyor olması bu topraklarda zamanında insan ne kadar değer verildiğinin en bariz kanıtlarından birisi.

Ayşekadın'dan birer bisiklet kiralayıp onlarla Şükrü Paşa'ya tırmanmak, Çamlık Bahçesinde içilen nargile, geceleri Altunhan Parkı'nda Selimiye'nin minarelerinin tepesinde dolaşan martılar eşliğinde içilen limonata, altından Meriç akarken Emirgan Çay Bahçesi'nde gün batışını izlemek... Sağda solda düğünler dernekler olurken yöresel ezgilerin hafızamda bıraktığı derin izler... Özellikle de sabah sucak süt ile birlikte yenen börekleri... İşte Edirne benim için bunlardan ibaret. Emekli olunduğunda yaşanabilecek yerler diye tabir ettikleri yerler sınıfına ön sıralardan aday.

Ama tabii ki şimdi ve önce; her şeyden önce İstanbul... Şu aralar beni arayan Kuzguncuk'ta buluyor. Salacak'ta buluyor. Bu günceye de ilk Kuzguncuk gezimi anlatarak başlamıştım. Devamı da gelecek gibi gözüküyor...

Gezilip Görülecek

Gezilip görülesi yerleri burada derliyorum, gidilip görüldükçe yorumlar da bu blogdan paylaşılacak.


---


Beylerbeyi Sarayı - Türk Bahçeleri
Detaylı bilgi

Zeyrek
Süleymaniye'nin karşısında, manifaturacılar çarşısının karşısından gidiliyor.
Detaylı bilgi

Pandeli Restoran
Mısır çarşısının girişinde hemen solda bir merdiven var. Oradan yukarı çıkarsanız bir restoran göreceksiniz. Tarihi bir restoran. Çok güzel bir manzaraya sahip. İsmi Pandeli Restoran. Sitesi burada.

Üsküdar - Muratpaşa Camii
Şimdilik bilgi yok. Araştırmalar devam ediyor.

Zaman

Zaman deyince aklma bir hikaye esti. Bu hikayeyi çocukluğumda bir yerde okumuştum ama nerede olduğunu hatırlamıyorum. Sanırım Tavuk Suyuna Çorba seriisindeydi. Ya da Bütün Dünya dergisinden. Neyse.. Sadede geleyim, hatırladığım kadarıyla yazmaya çalışayım.

Bir çocuk babasını çok severmiş fakat babası ona pek vakit ayıramazmış. Gitsen baksan babası gerçekten yoğun bir adammış. İşten geç geliyor, geldiğinde de yorgun oluyor, kimseyle ilgilenmek istemiyormuş. Çocuğu dahil. Çocuk bu durumdan epey rahatsız ve muzdaripmiş. Babasının onunla ilgilenmesini, ona zaman ayırmasını istiyormuş. Bu dileğini de sürekli dile getirirmiş. 


Bir gün çocuk babasına sormuş. 
- Baba sen ne kadar para kazanıyorsun?
- Ayda 3000 lira yavrum.
- Yani günde 100 lira?
- Evet yavrum. 
- Peki bu saatte kaç lira eder?
- yaklaşık 40 lira civarı..
- hmm...


Aradan bir - iki ay geçmiş. Baba aynı yoğunluğun içinde, çocuk yakalamış babasını. Demiş ki 
- Hani baba sana bir ay önce sormuştum ya, saatte 40 lira kazanıyordun. Harçlıklarımı biriktirdim, 40 lira toparladım. Bana bir saatini ayırabilir misin?


Ehh çocuk aklı işte!

Nedir bu normal?

Erken başlayan uzun bir günün ardından eve dönüş yolundayım, trafik var. Biraz da keyifsizim... Altunizade'den metrobüse bindim. Orta kapıdan binmiştim ama ön taraflardan bir ses duydum. 

- OOo buyurun, hoş geldiniz! Arkadaşlar, hepinize iyi yolculuklar diliyorum.

Biraz garip geldi tabii. Normalde metrobüste böyle manzaralarla pek karşılaşmıyorum. Yolculardan birisi yanındakilere söylüyordur diye tahmin ettim ve kendime basacak ve tutunacak bir yer bulduktan sonra yolculuğumun keyfini çıkarmaya koyuldum. (köprüden geçerken hep boğazı seyretmeyi ve güzel müzikler dinlemeyi çok severim.) Müzikçalarımı çıkarttım ama etrafımda dönen olayları merak ettiğimden müzik dinleyemedim. Arkamda birkaç genç aralarında fıkra anlatıp gülüşüyorlardı. Derken bir sonraki durağa geldik ve yine önlerden aynı ses:

- Hoş geldiniz arkadaşlar. Buyurun lütfen. Hepinize iyi seyahatler diliyorum.

Bu sefer söyleyenin kim olduğunu kaçırmayayım diye dikkatlice baktım ama yine de göremedim. "Herhalde birisi iyi gününde" diye düşündüm. Zincirlikuyu metrobüsün son durağıydı. Oraya kadar gelince tekrar aynı sesi duydum. 

- Arkadaşlar Zincirlikuyu son durağımızdır. Hepinize iyi günler diliyorum. Hoşçakalın, esen kalın. İyi akşamlar.

Metrobüste gülüşmeler oldu. Yanımdaki yolcular aralarında "adam delirdi herhalde" diye fısıldaşıyorlardı. Bense çok şaşkındım ve sadece gülümseyebildim.

İnsanların birbirine zaman zaman 10 santimetreden daha yakın, dakikalarca yolculuk yaptığı otobüslerde, metrolarda hiç kimsenin birbirine gülümsemeyişi, kimsenin kimseye selam vermeyişi, iletişim kurmaktan kaçmak isteyişi sanki çok normalmiş gibi...

Bütün bunları yaşadıktan sonra tüm yolculara beni keyiflendirdikleri için teşekkür etmek ve gidip otobüs şoförünün elini sıkmak istedim. Ama yapmadım. Neden mi? Bilmiyorum. Belki normal olduğumdandır...

Uygarlık Tarihi'nden Notlar

Uygarlık Tarihi'nden notlar

Esaret

Eski çağlarda "esir" çok önemli bir varlıkmış. Esir sahibi için o kendisinin en değerli varlıklarından birisiymiş. Tabir-i caizse (ki değil, biliyorum) en önemli "malıymış". Her istediğini anlayan, yapan bir makina. Şimdilerde bir insan arabasına nasıl değer veriyor, çizildiği zaman bile hemen yaptırıyorsa o zamanlar esir bundan daha da değerliymiş. Nice paralar dökülerek esirler (insanlar!) alınıp satılırmış. Aynı zamanda da bir gösteriş aracıymış. Ehh o zamanlar da esir sahipleri kölelerinin hastalanmasını, güçten düşmesini, zayıflamasını istemezmiş ve onlara gerekli ilgiyi gösterir, onları çok severmiş...

İşin enteresan tarafı, esirler için de esaret normal bir şeymiş. Sahibi! ona ne derse yapmaktan, ona hizmet etmekten, getirmekten, götürmekten, ezilmekten.. zevk alırmış. Çünkü sahibini tanrı gibi görürlermiş. Beyinleri öyle bir yıkanmış ki sahibi öl dese ölecek kadar düşünemeyecek haldelermiş. Böyle hissetmelerinin sebebini ise toplumbilimciler toplumun kişilere ve kesimlere yüklediği görevlerin karşıkonulamaz baskısı olarak nitelendiriyorlar.

Düşündüm de o esaret ile günümüz kapitalist sistemin esareti arasında çok uçurumlar yok. Gel zaman git zaman esaret kaybolmamış ama sadece şekil değiştirmiş. Yine toplumun bazı kesimlere yüklediği görevlerden dolayı birilerine esir düşenler var, hem de esaretinin farkında olmadan, severek yapanlar. Gençler, kadınlar, yer yer etnik azınlıklar hatta genellikle çoğunluklar azınlıkların esaretinde..! Bunun en benzer örneğini ise ben iş piyasasında görüyorum. Patronlar ne derse yapacak kadar muhtacız onlara. Çünkü bize para yani yemek veren onlar. Onların büyük şirketlerine girebilmek için onların istediği insanlar şekline bürünüyoruz. Girdikten sonra da yer yer kendimizden ödün veriyoruz.

Bunu biraz mübalağa sanatını kullanarak en iyi özetleyecek olan video sanırım şudur:

İstihdam (el Empleo)


Osho'nun bir kitabında birkaç mısra okumuştum, yazımı onunla bitirmek istiyorum. Diyor ki: "Gözler bir penceredir. Sen onların içinden bakmazsan onlar göremezler. Bir pencere nasıl görebilir? Senin pencere kenarında durman gerekir. Ancak o zaman görebilirsin."

Dipnot: Bu yazı Y.Doç.Dr. Lütfi Yazıcıoğlu'nun Uygarlık Tarihi dersinden ilham alınarak yazılmıştır.

Son (olmasını ümit ettiğim) yarıyıl tatilinden bu döneme neler kaldı?

Bolca aile muhabbeti, lezzetli yemekler, birkaç tutam dost sohbeti, biraz nasihat, az biraz kitap, bol bol memleket havası...

İstanbul'da 4 günlük toplantı... Silivri sahili, dost sohbeti... Arada sıkıntılı dönemlik ders ekleme süreçleri...

Ankara'da sevdiklerinle tekrar görüşmek...
Bir iki bölüm ezel, bir kaç kayda değer film; Ejder Kapanı, Zodiac, Sniper, PS: I Love You, X-Man

En sevdiğim kadınla (annemle) geçirdiğim bir 14 Şubat ve şarkısı: Robbie Williams - Feel

Son olarak da kaplıca sefası, sonrasında tüm gözeneklerinin açılmasıyla vücudunun nefes aldığını hissetmek...

Bunların tümü: paha biçilemez...

Kalan birkaç söz: 
Evimizdeki borunun patlaması üzerine tüm tesisatı değiştirdiğimiz günden:
Su akar yolunu bulur...

Kaplıca sefasından:
Kir çıkar, sır çıkmaz... 

19 Ocak'ta ne olmuştu?

Başlığa bakınca Hrant Dink ile ilgili bir yazı olacağını düşünebilirsiniz. Ama bu 19 Ocak'ta benim başıma gelenler biraz daha farklı. Onlardan bahsedeceğim.

Sağ kulağımda beliren bir tıkanıklık ile başlayan rahatsızlığım daha sonra sağ kulağımda ses kaybı ve hissettirdiği basınç farkı ile dengemin tamamen bozulmasına yol açtı. Daha önce de olmuştu, dayanamadığım -ve uyuyamadığım- için sabahın köründe nöbetçi eczaneyi bulup durumu anlatmıştım. Gliserin verdi ve kulağıma damlattıktan sonra bir günde iyileştim. Araştırdım, gördüm ki gliserin su kaçmalarında etkili bir temizleyici yöntemmiş.


Velhasıl-ı kelam, aynı sorunla tekrar karşılaştığımda da aklıma gliserin geldi. Onunla da geçiremeyince doktora gitme ihtiyacı hissettim. Zaten ne zamandır doktora gitmemiştim. (Meğer bu seferki orta kulak enfeksiyonuymuş.) Hem okulda proje hocamla görüşmek için hem de okulun medikosuna bakınmak için öğleden sonra yola çıktım. Öncelikle okulun karşısındaki sağlık ocağına girdim. KBB'de bütün numaralar doluymuş. (Numaraların dolu olması ne demek onu hala düşünüyorum.)

Sonra okula geçtim ve hemen medikoya gittim. Doktorların olmadığını ama acil bir şeyim varsa bakabileceklerini söylediler. İşin aslını orada biraz daha soruşturduğumda öğrendim ki o gün (19.01.10) Türkiye'nin gündemini kaplayan bir doktor eylemi varmış. (Numaraların dolu olma olayını bir nebze anlar oldum.) Doktorlar hükümetin Tam Gün Yasa Tasarısını protesto ediyorlarmış. Final haftasında olunca (üstüne bir de TV izlemediğimizi eklersek) gündemden biraz kopuk yaşadığımız bir dönemde bizim de bundan haberimiz olmamış. Buraya kadar yeterince ilginç gelmemiş olabilir tabii; bana ilginç gelen yanı: yılda bir tekrar eden hastalığımın yılın doktorların eylemde olduğu gününe rastlamış olması ve bununla birlikte gelen zincirleme olaylar.

Bu alelade başarısız girişimlerimle dolu günden çıkardıklarım neler peki? Bakalım:


Medikoya gittiğimde acil bir durumum varsa orada 'nöbetçi' doktor bulunduğu ve istersem tedavi olabileceğim gerçeği... Yani aslında doktorlar tam gün yasası ile ilgili eylem yaparken bile 'tam' katılımlı bir eylem gerçekleştiremiyorlar. Bazı meslektaşları orada haklarını savunurken bazıları ise görevini yapmaya devam ediyor ki kendi sosyal haklarını savunurken insanın en temel sosyal haklarından birisi olan sağlık gibi bir konuda halk mağdur olmasın. Bunu yaparken aslında işin ciddiyetini de bir nebze göstermiş oluyorlar. Demek istiyorlar ki: "hakkımızı savunmak için mesleğimizi bir günlüğüne bile bırakamayacak kadar hassas bir iş yapıyoruz. Bizi duyun!"

Ülkenin gündeminden (basın yayından bahsetmiyorum, yaşananlardan bahsediyorum) haberdar olabilmek için sorunun bizzat içinde yer almak gerekiyormuş. Şöyle ki: bu final dönemi yoğunluğunun içinde eğer rahatsızlanmış olmasaydım bu eylemden haberim olmayacaktı. ..ki yaşadıklarım sadece bu olayın gerçekleştiği durumunu öğrenmemle sınırlı değil. Okuldan çıkınca her zaman tercih ettiğim yolu değil de Taksim üzerinden gitmeyi tercih ettim. Çünkü hastaydım ve Taksim üzerinden gidersem Metrobüsten sonraki on dakikalık yürüme mesafesinde üşümekten kurtulacaktım. Taksimden Mecidiyeköy'e yaklaşık bir buçuk saatte geldim. Çünkü rahatsızlığım sadece bu olayı öğrenmemi sağlamakla kalmadı, beni bir şekilde aldı ve eylemin ortasına attı. Eylem taksimdeydi. Taksimde bir eylem daha vardı, o da Hrant Dink'in öldürülmesinin 3. yılı dolayısıyla Agos gazetesinin önünde gerçekleştirilen eylemdi.

Otobüsteki genç kızın sara nöbeti geçirmiş olmasını ve kimsenin müdahale edememesini de eklemiyorum bile...

"Hükümetin sağlık çalışanlarına kulak tıkadığı" haberini böylesine yaşayarak öğrenmiş olmam bana ciddi dersler verdi. Ben hala rahatsızlığımdan kurtulamadım ancak bugün medikoya bakındım ve ilacımı aldım. Umarım doktorlar ve Hrant Dink eylemcileri de seslerini duyurmak için yaptıkları eylemle birilerinin kulağına su kaçırabilir. Çünkü öğrendim ki kulağa kaçan su bir süre sonra sıkıntı yaratıyor, ve insanı çözüm aramaya iten en güçlü motivasyon da bu sıkıntı oluyor.